GEZİNTİDE - AMSTERDAM

AM I STERDAM?

Digital klonlamayı bilirsiniz, azı çok göstermek için yapılır, 100 insanlık sample alınıp 100.000 insan gibi gösterilir. Savaş sahnesi olan filmlerde kullanılır misal. İşte Amsterdam için tam tersi, 1.000'e bölüp, indirgeyebilir, bir parça tadına bakıp hepsini yemiş gibi olabilirsiniz. 5 saniye bakın, o görüntüyü kopyalayın, şimdi yapıştırın, yapıştırın, yapıştırın...

 

Amsterdam'da müze var, kanal var, sex dükkanları var. Hımm oldu, çok güzel. Ama hiç havalı değil. İnsan bir şaşaa, cool bir ortam, biraz şaşırt beni! bekliyor böyle olunca, ama yok. Adamlar sindirmiş mi, hevesini mi almış bilemem, ama o heyecanı göremedim, anlıyor musun?

 

Çok eğlendim, evet. Çok yürüdüm, evet. Yaya kanal turu, evet. Çok “müze”, evet. Fotoğrafçılık müzesi açıp içine bir adamın 15-20 fotosunu basıp koymak dahiyane bir fikir, bir de ikinci kat tadilatta olduğu için %50 indirimli.

 

Çok “tram”, evet. Kendimi özgür hissettiğim nokta, her Türk'ün yapacağı gibi, havaalanından şehir merkezine tren bilet alıp," e kimse bakmadı?, hiç biryere damgalatmadık biz bu bileti?, hönk?, eee almayalım o zaman bilet!" diye karar verip, bedava toplu taşıma yaptığım anlar oldu.

 

Çok güzel, evet. Tatilimi yapar dönerim, bi daha giderim, 100 kere de giderim. Ama 5’inci günden sonra, aaahhaayt yeter! derim.

 

Çok yemek, yok. Yemek yok gibi, bonfile (steak) ve kaburga (ribs) hariç. Ama hayatımda yediğim en güzel şey Cafe Loetje'deki steak idi. Hangi hayvanın olduğunu bilmeden yediğim kaburga ise sadece açlığımı atlatıp diğer tatmin seviyesine geçebilmek için içgüdüsel olarak yaptığım hayvanlıktı.

 

Çok “Heineken”, evet. Su gibi bira içmek isterseniz, buyrunuz.

 

Çok  “Stracht”, evet. Her sokak bir stracht, bütün stracht'lar bir plein'de birleşiyor. Kaiser stracht, favorimizdi.

 

Çok “Lale”, yani. İlham geldiğinde söylediğim bir vecize; "Hollanda’nın gülü, laledir."

 

Evet, hikayenin kıssadan hissesi bu şekilde. İlk gittiğimde, “her şey güzel de nerde buranın ruhu?” dediğim bir şehir olduğu doğrudur. Ama, eninde sonunda sizi mutlu eden, ülkenize dönüp geçici bir süre bu mutluluğu ufak ufak harcayabileceğiniz bir kafa yaratan şehir. Teşekkürler Amsterdam.

 

Şimdi gelelim, yazının, nereye gitmeli, ne görmeli, ne yemeli kısmına. Mutlaka yapılması gerekenleri, gidilmesi gereken yerleri sıralamak gerekirse:

 

DAM SQUARE: Amsterdam'ın merkezi Dam Square. Burdan şehre yayılabilirsiniz. Tren istasyonundan, Damrak üzerinde 500m kadar yürüyerek,  bu meydana ulaşılabiliyor. Son gittiğimde bu meydanda bir karnaval havası hakimdi. Oyuncakları ve geleneksel oyuncakçıları ile tam bir lunaparktı. Dönmedolap ile şehre kuş bakışı bakma şansımız da oldu, Amsterdam’da başka bir yüksek tepe var mı bilmiyorum ama, inişli-çıkışlı bir toprak parçasına ben adım atmadım. Daha çok bir düzlük ya da “bir-tepe” kıvamında şehir. Zaten kürklü teyzelerin bile bisiklet kullanmasının başlıca nedeni, bu düzlük. Karnaval Nisan ve Ekim’de kuruluyormuş, çığlık atmalık korku tüneli ve 360 derece dönen oyuncak da var tabii.

 

MUSEUMPLEIN: Müzelerin toplandığı yemyeşil bir adacık. Ayaklarınızı uzatıp, seyre dalabilirsiniz, uyuyabilirsiniz. Gayet müsait.

 

Van Gogh MuseumVan Gogh'un "sarı çiçekleri"ne itirazım yok tabii ama, bence  en duygusal, hüzünlü ve zaman-durmuş zannettiren tablosu var burada: "Almond Blossom". Ben 2. sefer bu tablonun aşkıyla müzeye girdiğimde, Japonya’da  bir sergiye gidip beni terkettiğini yazan bir mesajla karşılaşıp sükut-u hayale uğramıştım. Bu yüzden eğer bu şekilde saplantılı olduğunuz bir eser var ise, mutlaka öncesinde bulunurluğunu kontrol edin. Onun dışında, Van Gogh'un birçok yüzü, bir sürü de sarı tarlası müzede mevcut.

 

Rijks Museum: Müze 13 Nisan 2013’te renovasyonunu tamamlayıp açılıcak. Geri sayım yapan bir ekran varmış müzenin dış duvarında hatta. Burda da görülmesi gereken eser, bütün duvarı kaplayan masterpiece "The Night Watch" bir de “Milkmaid”. Rembrandt, Vermeer, Jan Steen eserlerine sahip müze, sanırım yenilendikten sonra bir çok esere daha koridorlarını açacak.

 

Diamond Museum: Yine Museumplein’de, özellikle “tek” olanına hayran kızlarımızı bir süpriz bekliyor, “elmas” müzesi. Sözde Dünya’nın en büyüğü olduğunu iddia eden, 5 parmağınızı kaplayabilcek bir taş var burda. Ama bence en ilgi uyandıran tarafı, elmas kesen sanatçıları izleyebilmeniz. Müzeye giriş parası vermediğim için, içerde elmas ile ne hikayeler dönüyor daha fazla detaya giremiyorum.  

 

Şimdi bu mutlaka yapılması gereken müze olayı bitti diye içiniz rahat şehrin tadını çıkartabilirsiniz! Önce Museumplein'de biraz yayılın, tabii o soğukta, yeşil alan bile insana biraz sıcaklık veriyor. Daha sonra şu meşhur, benim de kendimi sorgulamama neden olan yazı ile fotoğrafınızı çektirin. "I Am Sterdam?" Siz öyle misiniz, değil misiniz? sonra cevabı bulacaksınız. Önemli olan nokta, en orjinal pozu verebilmek. En güzel poz hiç verilmemiş olandır, dikkat!

 

Bloemenmarkt: Bu market 1862 yılında açılmış ve su üstünde yüzen tek market olarak Dünya üzerinde yerini almış. Çiçek Pazarı’na gidip lale soğanları alıp, yetiştirebileceğine ümit beslemeden olmaz. Çiçekler çok çok güzel, çok renkli. Ama tabii ki turistlerin fokusu haline gelen bir olayın, ticari olmaması beklenemez. Burdan tohum alacaksınız, ümitleneceksiniz. Ama olsun belki de siyah laleleri bir gün görürsünüz:) Bence çiçeklere bakmak bile yeterli.  

Bu sokağın çiçekçiler olmayan diğer tarafında birçok dükkan var. Bir Türk'ün de ortağı olduğunu öğrendiğimiz ve içinde "her şey"den envai çeşit bulunan dükkanda 12 yıllık mantara bile rastladık. Buranın en sağdık müşterileri de Türklermiş!?  Evinize dönerken yanınızdan ayırmamanız gereken envai çeşit peynir de burdaki bol inekli peynircilerde. En meşhurları; Leerdam ve Maasdam.

 

EVLER: Çiçek fotoğraflarını da şöyle bir güzel filtrelediyseniz şimdi sıra evlerde. Amsterdam bence o ince uzun evlerin adı.  Hepsi o kadar orjinal ve o kadar aynı ki. Tıpkı kar taneleri! Bu evler tabii ki yanyana ve birlikte olunca bu kadar güzel görünüyor, o yüzden içlerinden en güzelini seçmek mümkün değil. Kanallar ve etrafına suyun çekimine dayanamayıp toplanmış evleri. Turistik bölümlerden uzaklaştığınız sokaklarda, bir eve-bir kanala, bir eve-bir kanala bakarak yürümek şehrin altın anahtarı bence. Evler hakkında, benim hiç ama hiç dikkatimi çekmeyen ama bir arkadaşım söyledikten sonra, saatin “tık tık” larının farkına varıp, duymazdan gelememek gibi bir etki yaratan durum da şu: (bence keyfinizi bozmak istemiyorsanız okumayın!- spoiler) Evler yamuk, ya da kaymış, ya da simetrik değil, yani bildiğiniz yıkıldı yıkılacak! Dikkat ederseniz hepsinin arası açık, kimi önde kimi arkada dans ediyorlar. Bu görüntü kafanıza bağlı olarak güzel ya da sinir bozucu gelebilir ama işin aslı, su onları bu hale getiriyor. Sonuçta bu evler de aslında yüzen gemiler. Bu kadar sabit olabilmeleri, ayakta durabilmeleri hep birbirlerine yaslanmaları sayesinde. Metro kalabalığında düşmeden durabilmekle benzer bu evlerin performansı.

 

RED LIGHT DISTRICT: Dam Square'in 2 arka paralel sokağı, meşhur mu meşhur, dünyaca ünlü bir, bir, bir??? “Sokak” diyelim. Hm eğer sokaksa; bir Türk olarak biraz neon ışık, mavisi yeşili olmasa da, kırmızısını beklerdim. Teyzeleri değil de, en azından genlerine yakışır bir ürün yelpazesi beklerdim. 80’lerin animasyonlarını değil, yaratıcılık beklerdim. inanılmaz hayalkırıklığı. Çok daha modern, gösterişli, film sahneleri bekliyor insan ama onlar gerçekten de Holywood'da oluyor sanırım. Mesela Los Angeles, Van Nuys, türünün en iyi örneği.  Red Light da, magnetçi gibi olmuş. Turistler gelmiş, gezmiş, etmiş, gitmiş. Lokallerin işi yok. Tabii ki de gidilmesi gereken ve üzerine düşünülmesi gereken bir sokak.

 

gidin! kategorisindeyse şunlar var...

 

FRIDAY NEXT: Burası kahvaltı yapmak için girip, içerde dekorasyon dünyasına açılan bir pancere olduğunu gördüğümüz, gençlerin giriçimcilik fikirlerine de ilham verebilecek tarzda bir mağaza. Hem alışveriş hem yemek. İçinde “design” objeleri, mobilyalar ve süper kahvaltı, kahve mevcut (Overtoom 31, 1054 HB Amsterdam. Pazartesileri kapalı!).

 

CAFE LOETJEAmsterdam’da mutlaka yemelisiniz diyebileceğim tek şey. Kendine güvenen, ukala bir steakçi diyelim. Bir İspanya, İtalya mutfağı beklemeyin bu şehirden. Ama burda yediğiniz etin tadı zihninizde, görüntüsü damağınızda, kendisi midenizde kalacak (Johannes Vermeerstraat 52, 1071 DT Amsterdam).

 

FOAM MUSEUM: Amsterdam’da müzesi olmayan bir şey bulmak biraz zor? Fotoğraf müzesi tabii ki bunların en normallerinden biri. İçinde çok az fotoğraf olması “aaa bu da müze mi şimdi?” Dedirtebilir ama gerçekten her bir parça görülmeye değer. Kafa, vizyon, bakış açısı açıcı diyelim. Müzenin aynı zamanda kendinden büyük bir “shop”u da var, ama şehrin başka bir lokasyonunda.İkisi de ziyaret edilmeli. Yine de tadilat, kapalı olma durumları için tarih kontrolü yapın. Gittiğimizde ikinci kat tadilatta olduğu için küçük olan müze küçücük olmuştu ve biletlerde %50 discount vardı. Komik. (Keizersgracht 609, 1017 DS Amsterdam; Foam Editions Vijzelstraat 78,1017 HL Amsterdam).

 

BOOM CHICAGOKomiklik istiyorsanız, bir akşam Boom Chicago’ya gidebilirsiniz. İngilizce oynanan canlı ve komik bir tiyatro performansı , iki seans. Biletleri önceden almak garanti ama, son anda kalan biletleri biraz daha indirimli de alabiliyorsunuz. Eskiden Leidsplein’deydi , ama yeri değişmiş (Rozentheater, Rozengracht 117, 1016LV Amsterdam)

 

WATERLOOPLEINİkinci el kıyafetlerin ve aklınıza gelebilecek herhangi bir şeyi bulabileceğiniz Amsterdam’ın bit pazarı olur kendisi. Biz mesela Hasan kardeşimizden çok fonksiyonlu “gaz maskesi” aldık. Hayat bu, ne zaman neyin işe yarayacağı belli olmaz. Orjinal parçalar ile hayatınızı dekore etmeyi hiç bir zaman unutmayınız.

 

ZUIVERE KOFFIETesadüfen bulduğumuz müthiş kafe. Hani o “bir gün kafe açacağım ve hep arkadaşlarım gelecek” cinsinden. Sahibi sizinle birebir ilgileniyor, zaten kafe de ev sıcaklığında olduğu için, sabah kahvesine komşunuza gitmiş gibi hissedebilirsiniz. Çiçekler dolu arka bahçe de güne full motive başlamak ve yaya kanal turu yapmak  için gereken enerjiyi yükleyebileceğiniz atmosferde.

 

HEINEKEN EXPERIENCEVaktiniz varsa, mutlaka “bira” olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayın. Hangi aşamalardan geçiyorsunuz, nasıl şişeleniyorsunuz “bira” olarak kendinizle yüzleşin. Pazarlama stratejisi olarak en başarılı markalardan birisi Heineken ve tabii kendi evinde oynayınca yaptığı iletişim ve gerçek bir deneyim yaşatabilmesi, markayı çok daha başarılı bir hale geliyor.

 

VONDELPARK: Dünya için küçük, Amsterdam için büyük bir park. İçinde, yürüyen, koşan, yatan, köpek gezdiren bir çok insanı barındıryor. Kanalları yürüdünüz, müzeleri gezdiniz, parkın etrafında tam bir tur atmayın ama biraz takılın derim.

BLOGGER

Anı Özyön
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET