SOKAKTA - LONDRA

BAHARLIK LONDRA

Beni bıraksan şehir dediğin şeyden kaçarım. Zira daha çok yeşili özler, insandan kaçar oldum. Ama Londra’nın bendeki yeri başka. Birincisi, benim için en yeşil şehir. Üstelik uzun boylu da değil, bir New York gibi skyline çılgınlığı yok. İstanbul gibi, tarihine sahip çıkma hususunda rantçı bir inşaat anlayışı ise hiç yok. Burada ‘yeni’ her açıdan düşünülüp öne çıkartılıyor. Bir şeyleri tartışmadan uygulamaya koyan yok. Medeniyet nihayetinde, sürücülerin karşıdan karşıya geçen yayaya yol vermesinden daha öte bir mevzu. 21. yüzyılda ‘şehir’ kavramı sınırlarını genişletmekten başka çare bulamamış halde; ‘nezihleştirme’ çalışmalarını doğru yapan şehirler, kuşkusuz, yeni onyıllarda başarılı olanlar olacak.

 

GÜNEŞ DOĞU'DAN YÜKSELMİŞ

 

Hal böyle olunca, Londra’da ışık son on yılda doğudan yükselmiş durumda. Görmeyeli, şehrin doğu noktaları pıtır pıtır çoğalmış. Shoreditch şimdi hipsterlar'ın meydanı; sıkı bir İskandinav etkisi altında. Batı Londra’nın kopyası değil; kendine has yenilikler içinde. Her köşede bir coffee house, konsept mağazalar büyümek arzusunun dışında, herkes olabildiğince ‘yerli’ takılıyor. Eski Londra’nın kalbi, hala finans merkezi olmakla birlikte; Liverpool Street, Bank ve Moorgate civarı yeniden keşfedilmiş halde. Burası için Mary Poppins ve Saving Mr.Banks filmleri iyi gider. Inside-out Lloyd’s Building ve Leadenhall Market‘in oralar coşmuş durumda. Sweeney Todd’un Fleet Street‘i, Jack the Ripper’ın Ten Bells Pub‘ı şimdi yeniden revaçta. Le Relais De Venise L’Entrecote, mesela, açılmadan bir on dakika önce orada olursanız cam kenarında yemek yiyebileceğiniz iyi bir Fransız. Ace Hotel‘in altındaki Hoi Polloi kokteylleri ve bayıldığım iç mekan tasarımı ile gözlerimi kamaştırdı.

 

Biraz daha merkeze yakın Angel/Islington ise eskiden bolca bakalit malzeme bulabildiğimiz antikacılarla doluydu. Bir Pazar günü kahvaltısını az daha aşağısındaki Exmouth Market’taki Caravan‘da yapıp yukarı doğru yürümek güzel bir rota. Hexagone, Atelier Abigail Ahern, Aria, TwentyTwentyOne‘da tasarımlara ayılıp bayılıp OttoLenghi‘de passion fruit meringue’i tadabilirsiniz. Biraz ara sokaklara dalarsanız, içinde kendimi kaybettiğim Cass Art köşeden beliriveriyor. Organik pazar meraklıları için Planet Organic tatmin edici bir adres.

 

Ancak, her şeyin sonunda, Angel’ın kanatları benim için Sadler’s Wells‘dir. James Thierree, Hofesh Shechter yakalarsanız kaçırmayın. Muhteşemler!

 

BATI'NIN SOKAKLARI

 

Biraz Batı Londra anlatacaksam da… Pek sevdiğim, 70leri anlatan Velvet Goldmine filmini es geçmeden… 70'lerde karşı-kültür patlaması yaşanan South Kensington’da King’s Road şimdi bohem görünse de, zamanında Vivienne Westwood’un SEX adlı butiğini açtığı dünyanın sonu (The World’s End) ile Punk’ın kalbiydi; Terence Conran’ın Bibendum‘daki dükkanı, çok iyi Oyster Bar‘ı ve sokak aralarındaki niş kırtasiye dükkanları ile benim için hala özel yerler. Buraları da David Bowie dinleyerek gezmeli.

 

Stil sahibi kokoşlar için, şimdi Peter Jones‘un ikamet ettiği geç dönem Viktoryen binasından başlayıp Sloane Street‘ten yukarı istikamet Harrods ve Harvey Nichols ve şık dükkanlar… Harvey Nichols’ın tepe katında Yo!Sushi ve mutlaka uğranması gereken food market’ı…

 

Hyde Park‘ta yenilenmiş ve büyümüş Serpentine Gallery programları takip edilesi; ve bir cumartesi günü ziyaret edilesi Notting Hill’in meşhur sokak pazarı Portobello Road, yakınlarındaki Osteria Basilico‘da ise parmigiana di melanzane ve mousse al cioccolato fatta in casa deneyin.

 

Carnaby Street, ünlü Regent Street’in Oxford Circus tarafında, İngiliz müzik tarihinde en çok konu edilen sokak olabilir.. 60′ların Swinging London hikayesinin merkezi. Gezerken orjinal The Italian Job’un soundtrack’indeki Self Preservation Society dinleyin. Şimdi butiklerle dolu. Dönemin en ünlü butikleri de zira ordaymış. Uğramışken Photographer’s Gallery‘i ve Liberty Store‘u kaçırmayın. Tudors döneminin önemli mimari örneğidir. Döneme merakınız varsa Michael Hirst yapımı The Tudors dizisine mutlaka bir göz atın. Michael Hirst şimdi The Vikings‘i yapıyor, onu hele hiç kaçırmayın… Cate Blanchett’in Elizabeth filmlerini izlediğinizi varsayıyorum…

 

Batı Londra kraliyetin şaşalı mimarisini hakkıyla taşır. Tüm sokakları benim için görmeye değerdir. Victoria & Albert Museum‘un dahil olduğu müzeler bölgesi, her gittiğimde hayranlıkla vakit geçirdiğim National Gallery, çok iyi İngiliz fotorafçıların işlerinin sergilendiği National Portrait Gallery.. The National Cafe‘de apple crumble mutlaka denenmeli, NPG’nin dükkanına uğranmalı.

 

Covent Garden’ın az yukarısında Neal Street, Floral Street en sevdiğim dükkanlarla dolu… Biraz daha yıkarıda Seven Dials ve çevresindeki tüm mini sokaklar, kahve için Monmouth Cafe, illa ki Jamie Oliver diyorsanız, Jamie’s Italian… Yok biraz Belçika ve midye deneyelim derseniz Belgo da çok iyidir.

 

BATIDAN DOĞUYA

 

Thames kenarına doğru inerseniz, yolunuz Tate Britain‘dan başlasın. Karşıda MI6 binası, dümeni doğuya kırın; yol üstünde 10 Downing Street, Big Ben ve Parliamento Binası, London Eye, Southbank Centre, durmayın Tate Modern‘e kadar devam edin… Tate Modern Santralİstanbul’un babasıdır. Shakespeare’s Globe Theatre yakınındadır. Butler’s Wharf‘a vardığınızda Terence Conran tasarımı şarap mahzenlerine bir bakın, Tooley Street’ten Design Museum‘a uğrayın. Millenium Bridge‘de esen rüzgarda uçma tehlikesi geçirin, karşıya geçip Blackfriars Pub‘a mutlaka uğrayın, ve Art Nouveau bir pubda fish&chips tadın. Artık Sir Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u yazdığı yerlerdesiniz. Filmini de dizisini de izliyorsunuz değil mi? St.Katherine Docks‘ta içerilere dalmaktan korkmayın, Dickens Pub da iyi bir köşedir.

 

Unutmadan, Bermondsey Street‘te yürüyün. Lassco benim gibi Çukurcuma aşıkları için hac mekanı. Cumartesi günü yolunuz düşerse kurulan pazarı çok güzel, aç gidin. Borough Market’ta Wright Brothers‘da saat dörtten önce oyster ve midyeya dalın.

 

SANAT SEPET İŞLERİ

 

Yukarıda saydığım müze ve galerilerden başka, Londra sanat konusunda Paris’le bir benim için… Spekülatif Saatchi Gallery en son King’s Road’daki devasa mekanında sabitlenmiş durumda. Biraz Damien Hirst ve Tracey Emin görelim derseniz adresiniz orası… Royal Academy of Arts, ICA, Wallace Collection sergileri yeni bakış açıları için kaydadeğer ancak birbirinden oldukça farklılar… Southbank Centre’da Hayward Gallery, doğuda Whitechapel Gallery unutulmamalı… Sanattan çok tarihe merakım var diyenler içinse, British Museum tanrısal bir mekan elbet…

 

Bir dönem Paris’teki küçük galeriler ile yarışacak çok bir durum yoktu. Şimdi onlar da var. Bağımsız sanat da yerinde durmuyor bu şehirde.

 

Sanat yazıp sinemayı atlamak olmaz… Londra Film Festivali dışında BFI kaçırılmaması gereken filmleri ile son on yıldır atakta… Denk gelirseniz Leicester Square‘de bir galada ünlüleri yakalayın; ya da tek salonlu Art Deco sinemaları keşfedin, Notting Hill’deki Electric Cinema gibi...

 

İçimde gizli bir Viktoryen olduğuna inanıyorum… Bunun için önce Young Victoria filmini öneriyorum… Sonra da döneminde geçen iki dizi: Ripper Street ve Mr.Selfridge – bugün yaptığınız alışveriş ritüellerini bu hale getiren adamın ve ünlü Selfridges’in hikayesi.. Londra’nın ‘şehir’leşmesi Victorya dönemine rastlar… Meydanlar, parklar, sokakların düzeni.. Karışık olan her şeyin hale yola sokulduğu, altyapının düzenlendiği zamanlar… Herhangi karşılaştırmaları size bırakıyorum, tam da yerel seçim arifesinde…

 

Her gün ve her gece yapacak bir şeyler var bu şehirde. İnsana bir yetişememezlik kaygısı veriyor, ne yalan söyleyeyim… Ancak yeşili bol, sokakları bakımlı, otobüs ve bisiklet ile tüm şehir gezilebilir olduğundan herhalde, kendisi değil de ancak içeriği ürkütebilir her şeye ilgi duyan bir gezgini…

BLOGGER

Eril Şerbetci
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET