SOKAKTA - LYON

CUMA'DAN PAZAR'A LYON'DAYIZ

CUMA!

 

16.00: Place des Terreaux… Vakit kaybetmeden Güzel Sanatlar Müzesi’nden içeri girelim. Bizi karşılayan yemyeşil bir avluda etrafımızdaki sanat eserlerine hayranlıkla bakalım. Hatta bir banka oturup bir kaç dakika sessiz kalalım. Sonra müzeyi gezeceğiz. Salı günleri kapalı olduğunu, diğer günlerde de 10.00-18.00 arası açık olduğunu hatırlatmak isterim.

 

18.00: La Pecherie… Meydandan çıkıp ara sokaklardan geçerek La Saone Nehri'ne doğru yürüyelim. Belki önünden geçtiğimiz La Pecherie'de birer kadeh bişeyler içeriz. Hem daha güneşin batmasına da çok var. Fransızlar'ın yerel şarabı Kir deneyelim mi? Frambuaz ya da erik iyi bir tercih olabilir (1 Rue de la Platiere)

 

20.30: La Saone… Nehir kenarındayız! Güneşi batırmaya. Sonra karnımızı doyuracağız merak etme

 

21.30: L'Entrecôte… Geldiğimiz ilk akşam seçimimiz tabii ki Rue de la République'te bulunan L'Entrecôte. Tek menü var. Şarap, salata ve sınırsız patates eşliğinde, mum alevinde servis edilen antrikot.

 

CUMARTESİ!

 

10.00: Croix Rousse… Bugün Lyon’un en bohem bölgesi olan Croix Rousse var planımızda. Hotel De Ville metro durağına kadar yürüyerek füniküler hattına geçip, Cuire yönüne doğru gidiyoruz. İkinci durak Croix Rousse’ta indiğimizde karşımızda nefis bir meydan. Daha kahvaltı bile etmedik. Sanki her şey zaman kaybı olacak, görmediğimiz yerler kalacak gibi erteliyoruz her öğünü... Kahve & kruvasan ikilisi için Cafe Mokxa’da alıyoruz soluğu. Şanı taa İstanbul’dan kulağımıza gelmişti.

 

12.00: Pazar severiz… Meydanda kurulan pazarlarda bulduk kendimizi. Meyve, sebze, çiçek, peynir, ekmek hepsi o kadar taze ki. Burda evimiz olsa öğlen yemek menümüz tamamdı. Hemen karşı caddedeki eski kitap ve plak pazarından da mutluluk kürlerimizi tamamlamıştık.

 

14.00: Galerie Imag’in… Bir ara sokak seçip aşağıya doğru yürümeye başlıyoruz. Yolumuzun üzerinde, 14 rue des Pierres Plantées’de Galerie Imag’in dikkatimizi çekiyor. Güleryüzlü sahibi bizi içeri davet ediyor ve girdiğimizde Veronique Rougy isimli heykel sanatçısının eserlerine aşık oluyoruz. Yürümeye devam! Gezdiğimiz sokaklar boyunca duvarlarda boy boy mural’ler var!

 

16.00: Pizza Pino… Sanırım artık karnımızı doyurmanın ve dinlenmenin zamanı geldi. Zaten yürüyerek Hotel De Ville durağına kadar geldik. Metroya atlıyor ve Bellecour’a gidiyoruz. Yemek için durağımız Pizza Pino. Fransız restoranı olması ve kendilerine özgü bir tat yaratmış olmaları sebebiyle meraktayız. Ev yapımı pizzaları ve makarnalarıyla ünlü restoran her saat oldukça kalabalık. Sonrasında tatlı için önerilen Creme Brulee’nin de tadına baktıktan sonra yüzümüzde hafif bir gülümseme ile çıkıyoruz restorandan.

 

18.00: İstikamet St. Paul…  Köprüden geçerken şahane manzaraya kilitleniyor, fotoğraf çekiyor ve Unesco’nun bu şehri neden koruduğunu bir kez daha anlıyoruz! Eski Lyon’a geldiğimizde tarihi sokakları, dükkanları ve yerel tatları bulabileceğimiz kafeleriyle karşılaşıyoruz. Bölge, St. Paul, St. Jean ve St. Georges olmak üzere 3 ayrı kısımdan oluşuyor. St. Paul Church, St. Jean Katedrali, Gadagne Müzesi, Minyatür ve Sinema Müzesi de burada. Saat itibariyle oldukça hareketli olan Eski Lyon, restoran ve barların en yoğun olduğu bölgelerden olduğundan, biraz dinlenmek ve bir şeyler içmek için tercihimizi Ninkasi St. Paul’den yana kullanıyoruz (5 Rue Octavio Me)

 

20.00: Le Sud… Akşam yemeği için Bellecour’da bulunan Le Sud’a rezervasyon yaptırmıştık. Le Sud, efsane Paul Bocuse’e ait restoranlardan biri. Lokasyon olarak Bellecour meydanının nehre bakan tarafında bulunuyor. Bocuse lezzetleriyle tanışacağımız için heyecanlı ve bir o kadar da ne yiyeceğimiz konusunda kararsızdık. Bu konuda bize yardımcı olan güler yüzlü şefi sayesinde unutmayacağımız lezzette bir akşam yemeğini tamamladık (11 place Antonin Poncet Bellecour)

 

22:00: Yine yeni yenide Croix-Rousse… Akşam turist kalabalıklarından ayrılmak istersek, ki isteyeceğiz yine Croix Rousse’a çıkıyoruz. Buradaki sokaklar cıvıl cıvıl. L’Antiquaire (20 rue Hippolyte Flandrin), The Monkey Club (19 place Tolozan), La Maison Mère (21 place Gabriel Rambaud) aklımıza ilk gelenler.

 

PAZAR

10.00: Le Parc de la Tête d'Or… Son günümüz olduğu için Paul’den hızlıca sandviç alıyor ve Lyon’un şahane parkı Le Parc de la Tête d'Or ‘a gitmek için yola çıkıyoruz. Metro ile Massena durağında inip 5 dakika yürüyerek parka ulaşabiliyoruz. Hemen karşısındaki marketten içeçeklerimizi de alıp, parkın çimlerine uzanıyoruz. İnanılmaz bir doğa, hayvanlar ve göl manzarası eşliğinde kahvaltımızı yapıyor ve parkın içinde gezintiye çıkıyoruz. Her şey o kadar muhteşem ki! Spor yapan insanlar, mutlu mesut dolaşan hayvanlar, çimlerde kitabını okuyanlar ve gölde deniz bisikletine binerek keyif yapanlar. Etkilenmiş bir halde parktan çıkıyor ve istemeden sahip olamadığımız parkları düşünüyoruz.

 

12.00: Le Musée des Confluences… Açıldığı dönemde çok ses getiren, mimarisi ve içeriğiyle ilgi alanı olan müzeyi görmek için Perrache garına doğru yola çıkıyoruz. Tramway ile T1 yönüne Confluence bölgesine doğru hareket ediyoruz. Müze durağında indiğimizde karşımızdaki mimariye inanamıyor ve sanki Lyon’da değilmişiz gibi hissediyoruz. Cam ve çelik konstrüksiyonun dikkat çektiği müze binasının inşaatı 10 yıl kadar sürmüş. Confluence Müzesi açılışında büyük ilgi görmüş ve ilk 12 günde yaklaşık 65 bin ziyaretçi ağırlamış. Tüm bunları bilerek girdiğimizde ise heyecandan nereye bakacağımızı şaşırıyoruz. Biletimizi aldıktan sonra (9 euro) görevliler bize eşlik edip müze sıralamasını anlatıyorlar. Böylelikle hiç bir şekilde kaos ortamı ya da ziyaretçi kargaşası olmuyor. Müzede çok sayıda ay taşı ya da meteorit gibi maddeler de sergileniyor. Sergilenen meteoritlere ziyaretçilerin dokunmasına da izin veriliyor. Müzenin özelliği bu. Sergilenen her esere yaklaşabiliyor ve dokunabiliyorsunuz. Yaklaşık 3 saatimizi müzede geçirip, istemeye istemeye ayrılmak durumunda kalıyoruz.

 

16.00: Hoşçakal Lyon...  Bölgenin hareketlenmesi ve gelişmesi için yapılmış Confluence Alışveriş Merkezi’ne doğru yürüyoruz. Oldukça acıkmış bir şekilde kendimizi Paradise de Fruit'e atıyoruz. Organik gıdaları tercih edenler için gerçek bir cennet. Confluence'ın en üst teras katında bulunan Paradise de Fruit'te, ana yemek de yiyebiliyor ya da istediğiniz şekilde kendi tabağınızı oluşturabiliyoruz. Mekan aynı zamanda tatlıları ve meyve kokteylleriyle de büyülüyor. Restoranda kola ve benzeri içeçekler satılmadığından kendi hazırladıkları meyve suyu kokteyllerini tercih etmek durumunda kalıyor ama hiç şikayet etmiyoruz. Müzenin yorgunluğunu ve son günümüzün üzüntüsünü unutmak için happy hour’u bekleyip, çilekli mojitonun da tadına bakarak ayrılıyoruz bu güzel şehirden.

BLOGGER

Tuğçe Şimşek
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET