SOKAKTA - BERLİN

KIŞ AYAZINDA, BERLİN!

Soğuk ile başedemeyen, Akdeniz kanı taşıyan / taşıdığını sanan-inanan- benim gibi insanların Alman kültürüne sempatisi olduğunu düşünmüyorum. Ne dili, ne Hans'ı, ne Helga'sı pek sıcak gelmez, düşününce üşür, duyunca geriliriz. Ben de bu kategoriye yakışan biri olarak Almanya'ya hiç gitmesem olur!culardandım. Ne zaman ki zevkine güvendiğim bir arkadaşım, "Berlin in Berlin! bence" yorumu yaptı, gidip-görüp-tiklenecekler listeme ekledim.

 

2012 Yılbaşında 5 kişi Berlin'in yolunu tuttuk. Aramızdan biri Almanca bildiğine inansa da sanırım çipte bir bozukluk vardı ve biz grubumuzun selameti için en önemli kelime olan "fünf"ten başkasını gezimiz boyunca kullanmadık. Ama "fünf"ü elimizle "5"i gösterip destekleyerek çok amaçlı ve o kadar efektif kullandık ki Almancanın kendisi bile konuştuğumuzu sanmış olabilir. İlerleyen bölümlerde "fünf" hikayesine değineceğim.

 

BERLIN BERLIN olalı?

Bu kadar sıcak olmamış! %80'i Türk olan taksici ahbaplarımızın bahsettiğine göre, kadim zamanlardan bu yana Berlin'de yılbaşı hiç bu kadar sıcak olmamış! İşte buna inanmam zor dostum!Çünkü o girdiğimiz en soğuk denizin vucudumuza batırdığı iğnelerin aynısı burda da vardı.

Soğuğa karşı Berlin, keşfedilmesi gereken tüm çekiciliği ile karşımızda. GPS olarak ben “sağa dön, 2 sokak ilerle solda olmalı” gibi yönlendirici görevimi devraldım ve yola koyulduk. Ben, beklentim çok az olmasına ve soğuğa rağmen Berlin'i çok sevdim. Bir şehri ilk gördüğünüzde orası kalbinize girecek mi, sağ yanınızdan geçip gidecek mi hemen anlarsınız. Sokaklar, insanlar, kaldırımlar arasına gizlenmiş özel tasarım gibi duran tarihi doku sayesinde buzul şehri olarak hayal ettiğim bu yer benim için sıcak, retro-futuristic bir şehir haline geldi.

Berlin’in tarihi kitaplarda değil sokaklarda. Size hatırlatmak istediklerini yolunuz boyunca size sunuyor ve sunduklarını almadan geçemiyorsunuz.

 

Berlin'de gündüz 1...

Otelimize yerleşip, şehrin örümcek ağında bize en yakın nokta olan yeşil hattı alıp Gesundbrunnen’den binip,  Friedrichstrasse’de iniyor ve güneye doğru biraz yürüyüp, Unter den Linden ile kesişen yerdan sağa dönüyor ve geniş, yürümesi güzel bu caddeyi bizi istediğimiz bir çok noktaya taşıyacak bir sabit olarak alıyoruz. Burası gezmeye başlamak için iyi ve merkezi bir nokta.

 

Brandenburger Tor: Bir kaç sokak aşıp ilk önce şehrin tacını, Brandenburger Tor'u görüyoruz. Üzerinde 4 atın çektiği at arabası ile sizi coşku ile karşılıyor. 1788-91 yılları arasında doğu ve batıyı ayıran kapı, Soğuk Savaş döneminde kapalı kalmış fakat 1989'da birleşmiş özgür Berlin’in sembolü olarak yeniden açılmış ve hala şehrin doğasının bir parçası gibi hep orda olacığını gösteriyor.

 

Şehri taçlandırdıktan sonra hemen yanındaki Adlon Otel’ine bir göz atabilirsiniz. İdolümüz, ilahi Michael Jackson’ın dahiliği ile deliliği arasında çocuğunu bir ileri bir geri salladığı balkon burada! Turistik açıdan “kahve içilmeli” bir yer ama bence gerek yok.

 

Holocaust Memorial: Brandenburger’den güneye doğru Ebertstrasse üzerinden  Potsdamer Platz’a doğru devam edince, sol tarafta Holocaust Memorial’ı görüyoruz. Mimar Peter Eisenman tarafından yapılan anıt, 2711 bloktan oluşuyor ve tasarımcısına göre kaotik ve huzursuz edici aynı zamanda hümanizm ile bağlarını koparmış bir sistemi temsil ediyor. Bana sorarsanız son derece şiirsel, “taşların dansı”, mumlarını yakmış salınan ve ağıt yakan insanlar gibi. Blokların arasında, üstünde koşan, zıplayan  insanların coşkusu da bana daha çok özgürlüğü kutsuyormuşuz gibi hissettirdi. Zaman geçirilmesi hatta açıkçası “oynanması” gereken bir yer.

 

Potsdamer Platz: Yolumuza devam edince Potsdamer Platz’a ulaşıyoruz. Burası tarihin tozlu sayfalarının üzerine dikilen o modern binaların olduğu yer. Sanat eserlerimiz; Sony ve Mercedes binaları. Sony Center’ın karşısındaki sinema salonunda Berlin Film Festivali yapılıyor. Hemen önünde fotoğraf için üzerinde bilumum sakız fosili bulunan 5-6 Berlin duvarı parçası sizi bekliyor. Bu alanın içinde bir çok restorant var. Biz bir tanesine girip, ayak-kokulu bir bira içtik. Bunun dışında Berlin’de yediğim her şey çok lezzetliydi. Özellikle sabah kahvaltısı, bakery konusunda gelişmiş oldukları için ideal.

 

Topography of Terror: Postdamer’den, Stresemannstrasse üzerinde ilerleyip soldan Niederkirchnerstrasse’e girerseniz, siz de bizim gibi çoktan Eskimolara dönüşmüş olacaksınız. Tam nasıl hayatta kalacağız dediğimiz noktada ise karşımıza Topography of Terror çıkıyor. Aslında soğuktan sığınmak isteyip girdiğimizde içimizi daha da ürperten bir yer. Bize Nazi Dünyasını, Hitler’in zamanını yaşatmak için kurgulanmış.  1933-45 arasında siyasette, tarihte, sosyolojide neler oldu ve bunlar dünya psikolojine nasıl yansıdı sorusunun cevabı. National socialist partinin yükselişi, politik olarak “karizmatik lider” kategorisinde bir liderin yol haritası, SS kampları, Gestopalar, “Hitler’in Almanyası”nda azınlıklar, kuşatılan ülke insanları ve mükemmel insana dönüşemeyen insanlık tarihini gördük.

 

Checkpoint Charlie: Yola devam edip Zimmerstrasse – Friedrichstrasse kesişimine geldiğimizde durduk ve sağda Checkpoint Charlie’yle karşılaştık. Bu isim ve tiyatro dekoru gibi görünen ortam biraz sempatik ve şakacı. Ama ayın karanlık yüzü tabii ki tarihinde gizli. Doğu ve Batı Berlin arasındaki 3 geçiş noktasından biri (Alpha ve Bravo’dan sonra), hatta en üst düzey ve yoğun olanı. Burada göreceğiniz, gözlerinizin içine bakan fotoğraf ise görev yapmış son askere ait. Hemen bu noktada, kaçmaya çalışanlar ne gibi yollara başvurduları sergileyen bir müze ve hediyelik eşyacılar var.

 

Peki ya 2. gündüz?

 

Museumsinsal: Bir önceki gün yaptığımız gibi Unter den Linden’den yola çıkıp, tam ters tarafa yürüdük. Ve Spree nehrindeki müze adacığına ulaştık. Müzelerden 2 müze beğendik ve bilet klubesinden biletlerimizi alıp devam ettik. Belirli saatten sonra free olan müzeler de var, dikkat! Müzeler’in II WW sonrası aldığı darbeler üzücü ama ayağa kalkmışlar.

 

Pergamon Museum: Anadolu’dan kopup gelmiş sanat eserleri de diyebiliriz. Zeus-Bergama sunağı ve Milet Pazar yeri kapısı (Market Gate of Miletus), Babil’in iştar kapısı (Ishtar Gate) bulunuyor. Çok etkileyici, keşke eksik parçalar da olsa resim tamamlansa dedik. Ama tabii ki çıkarken deftere her Türk’ün yapacağı gibi, “bunların hepsi bizimdi, geri verin!” yazdık. (içimiz, hepsinin orda kalmasından rahat!

 

Neues Museum: Mısır’a gitmiş kadar olduk sanırım. Müze UNESCO koruması altında,bir yerine hasar vermeyin. Oldukça büyük ama Nefertiti’yi görün bi tabii

 

Berliner Dom: Müzelerden sonra Spree nehrinin köşesinde Berliner Dom var. Neo-Barok Katedral’in renkleri harika, gökyüzü ile birleşince kontrastı yüksek bir fotoğraf gibi derinlik sahibi ve keskin. İçine girmek için ne yazıkki Uzakdoğu’lu dünya vatandaşlarımızın oluşturduğu turist kafilesinin arkasında kaldık. Ama beklemeye değdi. Özellike Dom’un tepesine çıkıp o renkleri yakından görmek  ve yukarıdan Berlin’e izlemek  güzeldi.

 

Alexander Platz: Burdan devam edince yol sizi Alexander Platz’a atacak. Rus Çarı Alexander’ın ruhunu şaad eden meydanda 18 yy.da hayvan alışverişi yapılırken, günümüzde Alex olarak çağrılarak daha samimi bir hale gelmiş. Burda “World clock” var. Acaba şimdi orda saat kaç? diyenler için.

 

Bu civarda , aman ha görmezsem gözüm açık giderim diyemeyeceğiniz yer, Atakule’nin büyükbüyükbabası: Fernsehturm yani Televizyon kulesi! Aynı mantık ile döner restoranda yemek yer, 40 km çapında bir alanı kuşbakışı görebilirsiniz.

 

3.günün “kahraman”ı...

 

Tabii ki Jüdisches (Jewish) Museum!: Yahudi soykırımına ithaf olmuş müze, hem mimarisi, hem rasyoneli hem de duygusu ile bir sembol. Polonya doğumlu, Amerikalı bir yahudi olan Daniel Libeskind, projesini “Between the Lines” olarak adlandırmış aslında. Müze’nin yukardan bakıldığında parçalanmış davut yıldızı şeklinde olduğundan tutun her yerinden bir metafor çıkıyor. Müzenin kürasyonu çok yaratıcı . Müze gerçek eşyalar, fotoğraflar, hatıralar ile dolu. En etkileyici bölümlerden biri; demir maskelerin –basmamalıyım!,  diyerek üzerinde yürüdüğünüz ama elinize aldığınızda bu yükü taşıyamadığınız bölümü.  “Shalechet” yani “Fallen Leaves” adlı enstalasyon Menashe Kadishman  tarafından yapılmış. Bir diğeri, “Garden of Exile” ise korku, endişe, labirentin sonu gibi hislerle yüzleşmek için müzenin sonunda bekliyor.

 

Berlin duvarı nerede?  Duvarın fiziksel varolşundan çok fikirsel varoluşu büyük, o yüzden görünce küçük kaçabilir. Duvar kalıntıllarını görebileceğiniz yerlerden birine Checkpoint Charlie civarında bulunup takip edilen “Berliner Mauner” tabelası ile ulaşılabilir. 1.3km uzunluğunda bir bölüm ise sanatçıların tuvali olarak East Side Gallery”de.

 

Yılbaşı ve geceler...

 

Berlin’in tarihi bir yana, gecelerinin tarih yazması başka yana. Gerçekten diğer Avrupa şehirlerine kıyasla Berlin, asla hayalkırıklığı değil. İstanbul’da edemediğimiz dans, dinleyemediğimiz müzik burada. Barların, club’ların haddi hesabı yapılamayacak düzeyde ama gidilmesi şart olan yerleri belli.

 

Yılbaşı gecesi kural 1: Rezervasyon yaptırın. Yılbaşı gecesi kural 2: Rezervasyonunuz yoksa, oleyy! çekin ve eğlenmenize bakın. Çünkü Berlin çok planlı programlı olmadan da eğlenceye açık. Yılbaşı gecesine, Brandenburger Tor civarı sokaklarda “Berliner” popülasyon ile birlikte çılgınca geri sayarak girer, nasıl olsa sonra bir bara kapağı atarız  diye başladık. Nasıl olsa gece uzun, herkes sokakta-ydı, taydı da bizim için tanıdık olmayan bir durum vardı. Patlangaçlar!!! (+) Havai fişekler. Yani kuru sıkılar, tıss tısss ötüp patlayan bir tür “yılbaşı klasiği” her yanı sarmış. Başka bir şehirde bu tarz bir gelenek var mı bilmem ama, gerek yok! Her an patlayan, sizi de zıplatan, kulakları tıkayan ama 7’sinden 70’ine uygulanan bir aksiyon. Bütün bu gürültü patırtının ortasında bir de soğuk var ki o durumu küçük Jagermeister şişelerimizle çözmeye çalıştık. Bu kalabalığın içinde kalacaksanız patlayan bi şeylerinizin olması şart. 10’dan 1’e saydık veee yeni yılımıza girdik. “Cookies” denen, çok da tamah etmeyerek yakınız diye girmeye çalıştıgımız, halka hitap eden mekanın kapısından döndükten sonra hepimiz biraz sindik. Ama bir önceki gece muhteşem “Watergate”e girmiştik ki ne emeklerle. Yılbaşı gecesi de Berghain’ı hedef belledik.

 

Watergate: Müziği, manzarası, dans edenleri ile bence en iyi. Bütün gecelerinizi Watergate’de garantiye alabilirsiniz. Soğukta 1 saatten çok sıra bekleyerek girme şansınız var. Girip giremeyeceğiniz ise 2 saniyede belli oluyor ve daha çok beklemiyorsunuz. Kuyrukta beklerken soğuktan hissizleşebilirsiniz ama arka sokaktaki dönerci ustamızın dürümü sizi hayata bağlayabilir, yediğim en lezzetli etlerdendi. Sırf onu yemeğe giderim ben, valla da giderim! cinsindendi. Watergate kapısında, sıra bize yaklaşırken baya strese girdik. Emeklerimize ne olacaktı, Türk tipi bir dezavantaj mıydı? ve benzeri sorularla ilerledik. Kapıya geldiğimizde soruyu da cevabı da biliyorduk. –Kaç kişi? – FÜNF! (El ile de 5 yap!) İşte o cevap ve cool tavırlar hemen bize giriş vizesini getirdi. Watergate, nehrin yanında, 2 katlı, 2 ayrı müzik ve sabahlara kadar dans.

 

Berghain: Dünya’nın en meşhur ve en iyi club’larından biri olarak geçiyor. Berghain kelimesinin kökü eski latincede “marji”ye dayanıyor. Barji, bargi, bargien olarak evrilip günümüze ulaşmış mı? tabii ki yalan. Ama burası “marjinalliğin müzesi” diyelim. Girmek için püf nokta, pis-cool tarzınız. Süs yok, smileyJ yok, umursadığını belli etmek yok. Yılbaşı gecesi son durağımızın Berghain olmasına karar verdik ve Türk şöförlü taksiye atlayıp yola koyulduk.  Taksici dostumuz bizi ne kadar, -gitmeyin oraya bakın gelin ben sizi başka yere götüriyim, nolur!!! diye tutturup yolumuzdan çevirmeye çalışsa da son 2 kişi olarak yılmadık. Denebilir ki, cehennemin dibinde. Eski bir trafo binası, çevresi taş toprak. Hımm bir de upuzuuun kuyruk.( İlk gidiş saatimiz 01:30’du. Soğuğa, giriş stresine dayanamayıp ilerleme hızı yarım saatte 5 m olan kuyruktan diskalifiye olmuştuk. Şehrin içinde biraz daha ulaşılabilir bir yerde eğlenip saat 3:30 civarı 2.denememizi yaptık.) Berghain’ın demirbaşı uzun kuyruk hep orada, saatten bağımsız.  Tek bir giriş sansımız var biliyoruz. Kapıya ulaştığımızda meşhur “Doorman Sven” ya bizi onaylıyacak  ya da eliyle sol tarafı işaret edecek ve biz “U” bir dönüşle uzaklaşacağız. 2. seçenek karşısında ağzını açmadan dönen reddedilmiş insan oranı %70. Bize geliyor, yaklaştık... Ve evet, geçtik. Giriş, kontroller, “no camera!” uyarıları. Lockerları ve soyunma odalarını görünce anlıyoruz ki evet insanlar Cuma-Pazar partiliyor ve kostümlendikleri için kuyruktakiler ve içerdekileri eşleştiremiyoruz. Yok ben marjinal yapamam derseniz, ne içeri ne de darkroom’a girin. Techno müziğin mabedi olarak görülen bu mekan özellikle Pazar gündüz partileri için Berlin dışından bir çok meraklısını ağırlıyor. Good luck w/ it!

Diğer barlar: Tresor, Felix, Weekend, Cookies, Asfalt...

 

Bölgeler, Caddeler...

 

Kreuzberg Bölgesi “Küçük İstanbul” olarak anılan, tabii ki her Avrupa şehrinde, bizi temsil eden, “biz Viyana’nın kapısına dayandık” sloganmızın hayat bulmuş bir hali olmalı. İşte Berlin’de de bu bölge.

 

Mitte Bölgesi: Yani tam ortadaki yer anlamında eski Yahudi yeni popülarite merkezi.

 

Kurfürstendamm Caddesi: Yani Gangam style. Eskide ise, Champs-Elysees’e benzemesi için Bismarck tarafından yaptırılmış. Şehrin sosyetik caddesi ki biz gittiğimizde Noel olduğu için daha bir çam ağaçlı, daha bi şaşaalı idi. Metro U1 ile üzerinde inebilirsiniz. Kaiser-Wilhelm Gedachtnis Kirche, yani bombalanmış –cadılar bayramı dekoru gibi yükeselen kilise de bu caddede ve şehrin önemli sembollerinden.

 

Friedrichstrasse Caddesi: Charlie Check Point’in de üzerinde olduğu 3,5km’lik rastaurant, tiyatro, otellerin bulunduğu cadde.

 

Unter den Linden Caddesi: İlk olarak gidip, sabit caddeniz olarak belirlemeniz gereken, yürümesi güzel, Berlin’de her yolun çıktığı cadde.

 

Gidemedik-yapamadık-edemedik... 

 

Bauhaus Arşivi, Bode Müzesi, Opera, Reichstag (Parlamento Binası) 

BLOGGER

Anı Özyön
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET