SOKAKTA - MARSİLYA

LAVANTA KOKULU MARSİLYA

Marsilya sabahına inşaat sesleriyle uyanıyorum. Liman boyunca metro yapımı, şehir tazelenmesi, bakım onarım gibi nedenlerle devam eden siluet yenileme harekatı var. İlk aşamada, uyku sersemi algıma yerleşen İstanbul’da mıyım neyim şaşkınlığı, pencereden gördüğüm yeşil panjurlu, dört katlı evler sayesinde yerini, tamam, Güney Fransa’da, Akdeniz’in limanlarındayım gerçekliğine bırakıyor. Grand Hotel Beauvau’nun (4 rue Beauvau), Paris standartlarının tam tersine, devasa odasını 09:12’de terkedip birinci katındaki, yatlara nazır yemek salonuna kuruluyorum. Kahvaltıda roquefort peyniri ve tereyağlı kruvasanın yanında press kahve de gelince, eminim: Marsilya topraklarında güne başladım.

 

 

Eski şehrin, tasarım kralı dükkanları

Bazı şehirler daha ikinci köşesini döndüğün anda ruhunda, ben burada yaşarım duygusuna yer açar. Marsilya onlardan biri. Güneş vuruyor kaldırımlara, okumuş olduğum “aman dikkat, burası göçmenlerin, dolayısıyla fakirliğin, bu nedenle hırsızlığın yoğun olduğu şehir” uyarıları silinip, yerini güzel tabelaların sıralandığı sokaklara, güleryüzlü insanlara, şampanyanın 6 Euro’ya servis edildiği kahvelere bırakıyor. 1er ve 2eme arrondissement olarak geçen birinci ve ikinci bölgeler, yani Vieux Port civarında, birbirinden güzel butikler sıralanıyor. Meraklıların dolabı mottolu L’Orni Thornyque’ten (16 Rue Lulli) başlıyor hayranlık harekatı. Langırt biçimli elbise askılarından, renkli lambalara, baskılı yastıklardan, ahşap iskemlelere kadar herşeyi satın almak isteyip, uçağa nasıl sığdıracağım endişesiyle fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum. Oradan American Vintage (10, rue Sainte) rafları arasında limon sarısı t-shirtler’e kayıyor bakışlarım. Az sonra Rue Paradis (Cennet Sokağı) ve Cours Lieutaud arasındaki paralellerde göreceğim birbirinden güzel dükkanlardan önce, onu da mı alsam bunu da mı denesem heyecanı içinde askılar arasında dolaşıyorum. Ferforje dükkan kapıları, balkonlara atılmış iki kişilik masalar, lavanta kokusu ve usta elinden çıkma tabelalar. Bu şehrin ana hatlarını çizecek olsam ilk olarak bunları söyleyebilirim sanırım.

 

Hababam yemek

Öğle kayıntısı için elbette, her zaman olduğu gibi, yerlilerin pek sevdiği bir yer bulalım endişesine kapılıyorum. Sorgu görevimi başarıyla yerine getirdikten sonra Hotel de Ville, yani belediye binasının arka sokaklarında, Au Vieux Clocher’de(12 Rue des Augustins) fırında kızarmış camamber peyniri salatası; domates ve parmesanla odun fırınında yapılmış pizzanın yanında gazlı roze şarap siparişi ediyoruz. Mekanın sandalyeleri gibi insanları da pek renkli. İçeride bir kadın Fransız chanson’larından kupleler okuyor, su şişemizi getiren çocuk, yan masamızdaki Beatrice’e bugün geç kaldınız diye kızıyor. Aile ortamına biz de dahil olup, iki kişi 40 Euro verdiğimiz yemeğimizi 3:40’ta, siestaya çekilmek üzere noktalıyoruz.

 

Burada yemek konusunda tek mecburiyet, bir tür deniz ürünleri çorbası sayılan bouillabaisse yemekmiş. İçinde ekmek ve patates olan bu tarif Marsilya’ya aitmiş. Onun en iyisi için de Miramar’ın (12 Quai du Port) adını verdiler. O kadar çok mekan var ki, bilenin önerisini ikiletmeden 21:00 için dışarı bölümden masayı ayırtıp, Chateauneuf du Pape şarabı siparişimizi de önden veriyoruz. Altı saat sonra, pestolu kalamar üzerine servis edilen bouillabaisse’in lezzetini yazarak anlatmama imkan yok. Denemen lazım diyerek konuyu kapatıyorum.

 

O sırada Twitter üzerinden, “Madem Marsilya’dasın bouillabaisse’in en iddialısını Chez Fonfon’da bulacaksın (140 Rue Vallon des Auffes)” tadında bir mesaj kafa karışıklığına yol açıyor elbette ama, Pazar akşamı da orayı deneriz diyerek teselli buluyorum. Bu sırada elbette, kaçırdıklarımı daha da gözüme sokmak istercesine, Marsilya’da La Passarelle’de (52 Rue Plan Fourmiguier) isimli mail de beliriyor okunmamışlar listesinde. Altında “belki de dünyada yediğim en iyi dört biolojik lokantadan biri kendisi” notu düşülmüş olarak. Kaçıracaklarıma ağıt yakarak, onu de Pazar öğlen kuşağı için saklıyorum. Miramar’da macaron’lar ikram diye geliyor.

 

Benim bir günüme ancak bu kadar yemek sığışıyor ama sana en kralından tavsiye, biletini aldıktan hemen sonra www.lafourchette.com sitesine tıklaman. Restoranların menülerini, kaç kişi tarafından gidildiğini görebilir; yorumlarını okuyup, indirimli rezervasyonunu da buradan yaptırabilirsin. Bu online hizmet, daha önce gitmiş eşe dosta danışmak kadar yardımcı olacak.

 

Marsilya’da mutlaka

Le Corbusier’nin 1952’de tasarımlarını yaptığı, bir tür ucuz, bahçeli ortak yaşam alanı sayılan Cité Radieuse’ü (36 rue Mongrand) gezmelisin. İçerisinde otel, şef Alexandre Mazzia tarafından işletilen gastro-evren Le Ventre de l’Architectelokantasının da olduğu bu mekan tasarım harikası.

 

Marsilya bildiğin, ya da şu anda benden öğreneceğin üzere lavanta ve sabun cenneti. Yeşil limonlusundan, üzümlüsüne, greyfurtludan vanilya özlüsüne kadar sayısız çeşidi ve şekli olan sabunları ben Au Savon de Marseille’den (106 Quai Port) topladım. Ama şehrin her yerinde bu konuda uzman dükkanlara bakkal gibi rastlamak mümkün.

 

Biz Türkler olarak rakıyla büyümüş bir millet olduğumuzdan, anason özlü Mauresque kokteylini denemenizi öneriyorum. Hem hafif, hem de geleneksel.

 

İlle de bir müze gezeyim istersen, Musée de la Mode (11 La Canebière) ve Le Musée d’Art Contemporain (69 Avenue d’Haifa) programına katılabilir.

 

Genellikle Marsilya’da yaşayanlar, denize girmek için bizim adalar usulü vapurlara atlayıp sayfiye yerlerine gidiyorlar. Ama buna vaktin olmayacağını varsayarak, 8eme arrondissement (8. Bölge) civarındaki Prado plajlarında havluları yere serip serinlemek, kumsal ortamlarına katılmak, hatta sörf dersleri alıp, su sporları öğrenmek de mümkün.

 

Alexander Dumas’nın Monte Cristo Kontu romanında adı geçen, eskiden mahkumların cezasını çekmesi için gönderildiği kale Château d’If, şimdilerde turistik eğlence. Bunu da listene almak isteyebilirsin.

 

Buranın bir diğer alamet-i farikası da portakallı ince uzun bisküvi Four des Navettes (136 Rue Sainte). Kart atmaktan, buzdolabı üzerine magnet almaktan sıkılmışsan, hediye niyetine güzel gider.

 

Pazar yerlerini, hele ki içinde balık, çiçek, peynir, şarap, meyve, sebze, şarküteri varsa pek severim. Her gün, 12’ye kadarQuai des Belges’de kurulduğunu öğrenince sevinmem de bundan. Pazar günleri ikinci el bit pazarına da dönüşüyormuş ortam. Eğer bir tanesi yetmezse Salı-Perşembe-Cumartesi günü de La Plaine’de var.

 

Marsilya’nın 9. Bölgesindeki Calanques’lara sadece botla gidilebiliyor. Vahşi doğa harikası olarak geçen bu oluşumlara birkaç saat ayırmalı.

 

Gece, nerede son bir içki içsek diye düşünürken, en doğru kararın yerlilere sormak olduğunu anladık. Le Crystal (148 Quai du Port) dediler. Ancak biz, yol üzerindeki mekanları da değerlendirmek lazım kuşağında Carmine’de (134 Quai du Port) durakladık. Garsonların bile dans etmeye ayarlı olduğu mekanda cin-tonik 7 Euro.

 

Diyelim ki bitti, Marsilya yetti dedin, o halde seni gidiş-geliş 60 Euro vereceğin, şampanya ve istridye barlarının, öğrencilerin, şezlonglarda güneşlenenlerin şehri Nice’e beklerim.

 

Not: Bu yazı, aynı zamanda, 29 Temmuz 2012, Sabah Pazar ekinde yayınlanmıştır.

BLOGGER

Hazal Yılmaz
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET