SANATTA - LONDRA

MODERN MİMARİ REHBERİ

Alışılmış turist rotalarını takip etmeyi sevmeyen biri olarak Londra’yı gezerken amacım burada çağdaş mimarlık adına kayda değer ne varsa görmekti. Bir şehri gezerken genellikle tarihi binalar merak edilir ancak içinde bulunduğumuz çağın ürettiği nitelikli eserler onlardan daha az değerli değildir. Aksine genellikle daha şaşırtıcı ve ufuk açıcı olur. Bu açıdan Londra epey zengin bir kent. Mimari bir gezi yaparken binalar dışında da ziyaret edilmesi gereken yerler var. Mesela New London Architecture, dev Londra maketi ve kentin mimarlık ve şehircilik tarihini anlatan sergisinin yanı sıra düzenlediği süreli mimarlık sergileriyle önemli bir mimarlık merkezi. Architectural Association (AA) dünyada önde gelen mimarlık okullarından biri olarak devamlı atölyeler, sergiler ve paneller düzenliyor. RIBA ise bizim mimarlar odasının benzeri bir kurum ve çok kaliteli etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Bu üç kurumun da kitapçıları muhteşem, konuyla ilginiz olmasa bile gezmelisiniz. Olimpiyat köyü parka dönüştürüleceği için tadilattaymış o yüzden Zaha Hadid’in tasarladığı havuzu göremedim, Foster’ın Wembley stadına da zaman kalmadı, bunlar dışında da elbette gözden kaçan yerler olmuştur ama elimizdekiler kardır, eksik kalanlar için yeniden gidilir diyerek sizi Londra modern mimarisinde bir tura çıkarıyorum:

 

Stansted Airport / Foster + Partners / 1991: Londra’ya Pegasus’la gidiyorsanız daha havalimanına iner inmez ilk kayda değer mimari eserinizi görürsünüz. Stansted Havalimanı Britanya’nın en tanınmış mimarı Norman Foster’ın elinden çıkma. 20 yıllık yapı yapıldığında alışılmış havalimanı tasarım kurallarını yıkmıştı. Zarif çelik taşıyıcıların üzerindeki hafif çatı basitçe suyu içeriye sokmama görevini yerine getirirken, kontrollü olarak doğal ışık ve havalandırma da sağlıyor. Yapı, kullanıcıya fazlasıyla kolaylık sağlayan işleyişiyle dünyanın dört bir yanından mimarlara havalimanı tasarımı konusunda model olmayı sürdürüyor.

 

More London ve City Hall / Foster + Partners / 2003: Tower Bridge’in güney yakasında gördüğünüz ikonik yapı City Hall aslında hemen yanındaki geniş yapı kompleksinin bir parçası. 270 bin metrekarelik alana yayılan kompekste ofis, otel, market, konut, tiyatro gibi birçok işlev bir arada bulunuyor. Proje şehrin önemli bir kamusal geçiş noktasında yer aldığı için mastırplanı yapılırken bu kamusallığın devamlılığı gözetilmiş. Yaya akslarının geçişine izin verilirken proje alanı lastik tekerlekli araçların negatif etkisinden korunmuş. Kompleksin içindeki küçük meydancıklar da insanlar tarafından doğrudan erişilebilen kamusal mekanlar olarak tasarlanmış. Böylece proje kolaylıkla kentin bir parçası haline gelmiş.

City Hall ise şehrin sembollerinden biri. Tarihi bir çevrede böylesine aykırı ve çevredeki hiçbir şeye referans vermeyen bir yapı olarak oldukça dikkat çekiyor. Bina şeffaflık ve erişilebilirliğiyle demokratik bir topluma ait olduğunu vurguluyor.

 

The Shard / Renzo Piano / 2012: Asıl adı London Bridge Tower olan yapıya cam kırığı anlamındaki ‘shard’ deniyor. İnşaatı yeni tamamlandığı halde şimdiden şehrin ikonları arasında yer alan bina aynı zamanda Avrupa Birliği'nin en yüksek binası (310 m) ünvanını elinde tutuyor. Yapının formuna karar verilirken Londra’nın siluetine katacağı etki göz önüne alınmış. Londra iskelesinde demirleyen gemilerin yelken direklerinin silueti, Monet’in parlamento binası resimleri ve gotik katedrallerin çan kuleleri form tasarımında etkili olmuş. Dış cephe 8 adet dev ‘shard’tan oluşuyor ve bu ‘shard’ların arasındaki boşluklar kış bahçelerinin havalanmasını sağlıyor. Cephede kullanılan özel camlar sayesinde bina gün içinde gelen farklı güneş açılarına göre ton değiştiriyor. Binanın işlevleri yerden yukarıya doğru ofis, otel, ve konut olarak sıralanıyor. En üst ise halk erişimine açık seyir terası olarak tasarlanmış. Seyir terası Şubat 2013’te kullanıma açıldı, Londra’ya gitmişken buraya çıkmayı kaçırmayın derim.

 

30 St Mary Axe (Gherkin) / Foster + Partners / 2004: Yaygın adıyla Gherkin (salatalık turşusu) olarak bilinen bina Londra’nın ilk ekolojik yüksek binası olmasıyla oldukça değerli. Gherkin, Londra siluetindeki en dikkat çekici bina ve aynı zamanda şehrin sembollerinden birisi. Sürdürülebilir tasarımı sayesinde eşdeğer bir binanın harcayacağı enerjinin sadece yarısını harcıyor. Binanın en çok dikkat çeken özelliği taşıyıcı sistemi. Dış cepheyi çevreleyen diyagonal strüktür dışında bir taşıyıcı eleman bulunmuyor. Böylece katları delen hiçbir kolon yok. Bu taşıyıcı sistem hem binanın eşsiz kütlesini şekillendiriyor hem de çok estetik bir cephe oluşturuyor. Birçok uluslararası mimari ödüle layık görülen binayı görmeden geçmeyin. Ne yazık ki içine girilmiyor.

 

Lloyd’s Building / Richard Rogers / 1986: Gherkin’in bir sokak ötesindeki Lloyd’s binası Rogers’ın geliştirdiği ‘Bowellism’ akımının radikal bir örneği olarak öne çıkıyor. Bu binada içeride olması gereken her şey dışarıda! İç mekanı maksimumda kullanabilmek için asansörler, taşıyıcılar, atık su boruları, elektrik tesisatı, merdivenler gibi her türlü teknik eleman cephede yer alıyor. Modüler bir şekilde tasarlanmış iç mekân duvarlarına ihtiyaca göre eklemeler veya çıkarmalar yapmak mümkün. Rogers’ın bir diğer işi olan Paris’teki Pampidou binasını da yeri gelmişken hatırlatmak istedim.

 

The Leadenhall Building / Richard Rogers / 2014: Binalara isim takmayı seven Londralılar bu binaya da ‘cheese grater’ demişler. Lloyd’s binasının hemen karşısına aynı mimar tarafından yapılan bina otuz yıl önceki yapıya pek referans vermiyor. Devasa üçgenlerden oluşan strüktür yapıyı iki yandan taşıyor. İnşaatı önümüzdeki yıl bitecek bina şimdiden Londra siluetine dinamik bir etki katmayı başarmış.

 

One New Change / Jean Nouvel / 2010: St. Paul kilisesinin yanındaki bu dikkat çekici yapı bir alışveriş merkezi. Jean Nouvel’nün projeyi tasarlamaya başlarken uğraşması gereken sorular vardı: Çevredeki tarihi binalarla aynı mimari dili kullanmadan onlarla diyalog kurabilen, bulunduğu yere aitmiş gibi duran ve Londralılar!ın alışveriş alışkanlıklarının çağdaş bir yorumlamasını yapan bir bina nasıl tasarlanabilir? Çevreden gelen aksları bina içinde kurguladığı pasajlarla devam ettirerek hem erişebilirliği hem de binanın yadırganmadan kabul edilmesini sağlıyor Nouvel. Cephede kullanılan mat ve yansıtıcı camlar birçok açıdan St Paul’un baskın kubbesini yansıtarak ona olan saygısını gösteriyor. Tam kubbeden One New Change’e gelen aks ise bir yarık halinde açıklık olarak bırakılmış. Bu açıklıktan girip St Paul’e bakmanızı öneririm.

 

City of London Information Centre / Make / 2007: St Paul ile Millenium Bridge arasında kalan bu küçük ve agresif binayı fark etmemeniz imkansız. Tarihi bir çevrede oldukça çağdaş ve aykırı duruşuyla kendini gösteriyor. Bir sanat enstalasyonunu andırıyor. 

 

Millenium Bridge / Foster + Partners / 2000: Sanat, mühendislik ve mimarlığın etkileyici bir karışımı olan köprü St. Paul ile Tate Modern’ı bağlıyor. 1894’te inşa edilen Tower Bridge’ten sonra, şehrin ilk ve Londra’nın tek yaya köprüsü. Yaratıcı taşıyıcı sistemi köprü mühendisliği konusunda dünya çapında bir ilerleme sağladı. Köprünün üzerinden çok güzel Londra açıları yakalayabilirsiniz ama köprünün kendisinin de çok güzel fotoğraflar verdiğini unutmayın.

 

Tate Modern / Herzog de Meuron / 2000: İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan Bankside güç istasyonunun kapanmasıyla bina işlevsiz kalmıştı. Çağdaş sanat galerisi olarak yeniden işlevlendirilmesi projesini Herzog & de Meuron ofisi gerçekleştirdi. Bu dönüşüm İstanbul Modern ve Santralistanbul dahil dünya genelinde bir çok eski sanayi yapısının yeniden işlevlendirilmesi için örnek oldu.

 

Central St. Giles Court / Renzo Piano / 2010: Camden’daki bu rengarenk heykelsi yapıyı fark etmemek imkansız. Ortaçağ sokakları, modern binalar ve geleneksel binaların arasında kalan yapının, içinde bulunduğu bu bağlama bir ‘patchwork’ gibi eklemlenmesi amaçlanmış. Kompleksteki her bir cephenin yüksekliği, rengi ve açısı farklı tasarlanmış. Ortasındaki avlu ise kamusal kullanıma açık.

 

King’s Cross Station / John McAslan / 2012: Yakın zamanda mimarlık yayınlarında çokça fotoğrafları çıkan bu bol ödüllü projeyi yerinde görmek şart. Bu aslında tarihi istasyona yapılan bir ekleme. Doğal formları andıran strüktür oldukça geniş bir alanın üstünü örtüyor. Çatı örtüsü o kadar etkileyici ki yukarı bakarken birilerine çarpabilirsiniz.

 

Millenium Dome (O2 Arena) / Richard Rogers / 2000: 100 metrelik 12 direğe asılı çadır 100 bin metrekarelik bir alanı örtüyor. İçinde konser salonunun yanı sıra mağazalar, restoranlar ve sergi alanları var. İngiltere’nin sembolik yapılarından biri olarak görülmeyi hak ediyor.

 

Emirates Air Line (Thames Cable Car) / Wilkinson Eyre / 2012: Millenium Dome’un bulunduğu Greenwich yarımadasından Thames’in öte yakasına geçmek için kullanılan teleferik sistemi. Geçtiğimiz yaz hizmete açılan teleferiğe Oyster kartıyla binmek mümkün. Spiral şeklindeki 90 metrelik direklerin taşıdığı kabinler 1 km’lik bir mesafeyi geçiyor.

 

Canary Wharf Underground Station / Foster + Partners / 1999: Brüt beton, çelik ve camın yalın birlikteliğiyle zarif bir metro istasyonu tasarımı. Londra’nın iş merkezi Canary Wharf’taki yüksek binaların mimari diliyle uyum sağlarken yer altına gün ışığını ulaştırmayı da başarıyor.


British Museum Great Court / Foster + Partners / 2000: British Museum’a girip de yukarıya bakmamak olmaz. Avlunun üzerindeki çağdaş örtüyle tarihi müze binaları tatlı bir birliktelik içindeler. Burası Avrupa’nın en büyük kapalı kamusal alanı. Aynı zamanda bu yeni bir mekana da işaret ediyor: herkesin erişimine açık kültürel bir plaza. İçeri girerken ücret ödemediğiniz gibi güvenlik kontrolünden de geçmiyorsunuz.

 

Metropolitan University Graduate Centre / Daniel Libeskind / 2004: Berlin’deki Yahudi Müzesi’nin mimarı burada da yine kendine has dar açılı çizgilerin hakim olduğu bir yapı yapmış. İçine girilmiyor ama yapının sokaktaki duruşu görülmeli. Buraya kadar gelmişken hemen arka sokaktaki Arsenal Emirates Stadyumu da gezilebilir.

 

Southbank’ta birbirine yakın 3 binayı daha görerek Londra mimari turumuzu tamamlayabiliriz: modernist tarzda inşa edilmiş konser salonu Royal Festival Hall (1951), brütalist bir konser salonu Queen Elizabeth Hall (1967) ve son olarak yine brütalist National Theatre (1976).

BLOGGER

Mesut Öztürk
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET