GEZİNTİDE - NİCE

NİCE İS NİCE / NİCE GÜZELDİR

Herşeyi Türkiye’de bir yere benzetme geleneğinden Nice’de de vazgeçmiyoruz. Promenade des Anglais olarak bilinen kordon boyunun sonundan başladığımız yürüyüşümüzde sol (kara tarafı) İzmir, sağ (kumsaldan yana) Antalya olarak geçiyor kayıtlara. Çakıl taşları ve dalgalı suların serildiği sahil boyu, şemsiyesini kapıp gelmiş, kitap okuyanların çoğunlukta olduğu açık halk plajlarından;  girişin 22, masajın 45 Euro’ya yapıldığı özel işletmelere kadar çeşitlilik gösteriyor. Paten kayanlar, çocuk arabası yerine köpek arabası gezdirenler, kaslı oğlanlar, banklarda oturmuş ufka bakan (ama çekirdek çitletmeyen) yaşlı çiftler, slip mayosuyla yürümekte olan adamlar, top koşturan çocuklar, bikinili ve güzel popolu kızlar, depozito olarak 150 Euro istedi diye ahımızı alan mavi şehir bisikletleri olağan şüpheliler arasında.

 
Ece’ye Vieille Ville olarak bilinen eski şehre kadar önümüzde uzanan 2 kilometrelik yolu yürüyerek tüketmeyi öneriyorum. Ayak ağrısı falan dinlemeden tamam diyor kadın. Başımız yukarıda, her an gelip birinin cüzdanlarımızı çalmasına açık, hafif avare ruhumuzla, salınıyoruz güzel binalar arasında. Üç dakikada bir “şu binada yaşar mısın?” diye birbirimize sormak, ben bunun balkonunda yaşlanırım itirafları, oğlanlardan “Aie, les filles!” (hey kızlar) tonunda nidalar duymak, karın kasları açık dolaşmak, üstü açık arabayla rüzgar gibi geçmek bu şehirde sıradan gelenekler.
 
 
Eski Şehir
 
Opera de Nice ile Chapelle De La Très-Sainte Trinité Et Du Saint Suaire binalarını mimlersen, bu iki mekan arasındaki, araba girişinin yasak olduğu sokaklar boyunca yürüyebilirsin. Oyuncakçılarda Fransız chanson’ları çalan müzik kutuları ve ahşap zerzevat; dondurmacılarda elliden fazla çeşidini tadabilmek için sıra bekleyen turistler; Cours Saleya’da her gün 12’ye kadar açık pazar ve Cité du Parc boyunca geleni geçeni kesmek, biraz da dedikodu için ideal restoranlar var. Lavantadan bile tuz yapmış dükkanları, yeşil limonlu sabun satanları, arkadaşlara atmak için alacağın kartları da unutmayalım.
 
Ben bile, bunlar turistik, o işlere girmem demeden hepsine katıldım. Ardından da öğle yemeği seansı için La Tapenade’da (6 Rue Sainte-Reparate) Akdeniz geleneklerine uygun mozzarella salatası üzerine sirke döküp, taş fırında yapılmış pizzalar içinden chorizo'lusunu seçtim. Yanımdan az önce girmiş oldukları denizin kokusunu üzerinde taşıyan pek çok yerli geçti. Akşamüstü, roze saati gelince de oturduk Les Distilleries İdeales’in masalarından birine, dayadık sırtımızı duvara. Gülümsedik. Güneş gözümüze vuruyordu ve mutluyduk o sırada.
 
 
Adı küçük, yemeği enfes ev
 
La Petite Maison'a “rezervasyon yapmadık ama mutlaka burada yiyin dediler diye teşrif ettik,” diyoruz. Manken ajansından elle seçilmiş garson bey “Ancak içeride oturabilirsiniz” önerisinde bulunduğunda hiç demoralize olmuyoruz. Kapalı alandaki masalar üzerine, kokusu ciğerlerime dolan kırmızı domatesler dizilmiş. Çiçek değil, mum değil, biblo değil, domates yani. Menüden meze tabağı ayarında bir başlangıç söylüyoruz. O ne meze! Önce sarı ve kırmızı köz biberler, üstüne enginar, hemen akabinde manda sütünden mozzarella, yanında kuşkonmaz, devamında balkabaklı patlıcan, eşlikçi diye de fırından çıkma baget ekmeği donatıyorlar masaya.
 
Ferzan Özpetek filmlerinde izleyip iç çektiğim sofralardan birinde gibiyim. Herkes şık, kadınlar uzun boylu, erkekler beyaz gömleklerinin altında gizledikleri renkli pantalonlarıyla modanın tanımı. Az sonra adet yerini bulsun, ana yemek de istemiş olalım diye tattığımız etin yanında gelen püre bile bir tabak daha var mı ayarında lezzetli.
 
23:12’de buranın saz ekibi; perküsyon, kontrbas ve gitar ellerinde giriyor kapının eşiğinden, bu sefer Cuba’ya dönüşüyor ortam. Masaya digestif niyetine bir diğer yakışıklı garson Gaitan’ın koyduğu, limoncello ve %20 alkollü nane likörünü de şat tonunda içince, gitmesek, işi gücü bırakıp burada bulaşıkçı olsak kıvamına varıyoruz ama hayat işte, birden kafana esenleri yapmana engel.
 
"Buradaki herkes ünlüdür" mottosuyla, günlük jargonumuza da katmış olduğumuz Petite Maison'un Londra, Dubai, Cannes, New York şubeleri olduğunu da belirterek, içinizi ferahlatayım. Mutlaka birinden birine denk geleceksiniz ama sizin garsonlar Nice'dekiler kadar yakışıklı olur mu, bilemem.
 
 
2 dedin mi gece biter
 
Nice’de gece hayatı, club ortamı arıyorsan boşuna uğraşma. Burası sayfiye şehri, ya botu olan birini tanıyacaksın, seni denizler üzerinde sarhoş gezdirsin diye; ya da dördüncü katta devam eden ev partilerinden birine “merhaba ben geldim” repliğiyle giriş yapacaksın. Ama buna şansın yoksa ya da az önce bahsi geçen eylemleri yapabilmek için doğru insanlarla tanışmak istiyorsan (yine teşbih sanatını kullanarak anlatayım) ortamı Minimüzikhol, kitlesi Kiki’ye benzeyen Bliss (12 Rue de l'Abbaye) sana önerim olacak. Ben denedim, yaz sıcaklarında kapalı alan pek tenimi çekmedi ama ses kısıtlamaları nedeniyle açığı yokmuş bunun. Elimizdekiyle idare ettik.
 
Lokal grupları izlemek için Le Volume diye bir yer de önerildi, tam Antalya eğlencesine tekabül edecek High Club’da tekno dinleyebilirsiniz de denildi ama özetin özeti: Nice şehrinde, 2’den sonra bar ortamlarından medet umulmaz.
 
 
Sahildeyim!
 
Başta da bahsettim. Çakıltaşları ve dalgaların bol olduğu bir şehirdesin. Çeşme-Bodrum ortamlarını arayanlardansan burada mutlu olmayacağın kesin. Ama aynı zamanda gay dostu bir tasarım oteli olan HI’ın deniz kıyısı mekanına 22 Euro verip de girmişsen, sana şef elinden çıkma dört öğün yemek, kendi küçük yuvanı kurabileceğin şezlonglar, fizik terapisti sayesinde tüm ağrılarına çare olacak bir masaj seansı, 18:30’dan sonra da DJ eşliğinde salınma ortamı sunarım. Deneyimle sabit. Hele pazar günü brunch’ına denk gelmişsen, dokuz çeşit el işi göz nuru yemeğe de şükredeceksin. Risotto mu Burger mi diye sorduklarında (menüye dahil) bir kararsızlık anı yaşayabilirsin. E hadi o seçimi de sana bırakayım.
 
 
Bazı diğer önemli notlar
 
Yaptığı her yemek balkabağından, balkabağıyla ya da balkabağı olan La Zucca Magica öğle saatleri için güzel dediler ama geç kalırsan kapanmış olabiliyor, sen en iyisi bir ara.
 
Fransızlar’ın bir diğer yıldızlı pekiyi sistemi Petit Futé tarafından da her yıl listeye alınmış olan Meksika restoranı Poco Loco’nun sahibi bir Tunus’lu, enchilada, cips&salsa, pirinç pilavı ise enfes.
 
Pasaportunu yanına alıp da bir Casino’ya sadece merak için gir, kendine 20-50 Euro arasında bir sınır koy ve sakın onu aşma. Aynı zamanda café’sinde klasik müzik dinletileri de yapılan Palais de la Méditerranée en iyisi diye önermekteler.
 
Kokoş plaj arıyorsan, bir diğer isim de Castel. Genellikle spor salonlarından çıkmayan adamlar, mayokinisinin üzerine parıltılı t-shirtler geçiren kadınlar ve Nice sahillerinin aksine minimum seviyede çocuk var burada.
 
Üstüne ançuez, ton balığı, yumurta konan pek ünlü Salade Niçoise, Nice’den çıkma. Atlama sakın onu bir öğle yemeğinde dene. Farkı anlarsın. Bunun bir de yumuşak, yuvarlak ekmek içinde sandviç versiyonunu yapıyorlar, adına da Pan Bagnat diyorlar ki, ben sana ne desem, nasıl anlatsam eksik.
 
Sokak aralarında ressamların, restoran kenarlarında tiyatroların sıralandığı bu şehirde, olur da yeme-içme-yatma üçlemesinden zaman artırırsan, pop-art konusunda bilgili Mamac Müzesi’ne uğramadan da geçme derim. Yves Klein, César, Robert Rauschenberg, James Rosenquist, Andy Warhol gibi isimler sergileniyor.
 
 
Hazır Nice’deyken…
 
Nice-Cannes arası arabayla 20 dakika. Güzel kadın kimdir görmeye bir uğra. Yoksa kabare şovları, film festivali artıkları, sahil boyunca uzanan sosyetik plajlar haricinde bir numara yok burada.
 
 
Antibes daha karakterli bir yer. Her yanından çiçekler fışkırıyor, Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında yürürken kendini zamanın elli yıl önce durduğu bir düzende buluyorsun. Dükkanlara girip çıkıyor, takıcılara, antikacılara, el zanaatı yapanların eserlerine bakıyorsun.
 
 
Ama asıl bir gün ayırıp da gitmek zorunda olduğun yer: St. Paul de Vence. Ressam Marc Chacal, oyuncu-müzisyen Yves Montand gibi ünlü isimlerin hem yaşamış, hem de ilham almış olduğu bu kasabada bulunan La Colombe D’Or’da Picasso, Dufy, Chagall, Braque gibi büyük ustaların işleri var. Bunun tek nedeni fakirlik yıllarında yemeğe karşılık eser, eskiz, kanvas değiş tokuşu yapmış olmaları.
 
Değerli not: Nice restoranlarına fazla girmedim dikkatinizi çekersem, bir mutlak 5 diğer yazının konusu olacak

BLOGGER

Hazal Yılmaz
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET