SOKAKTA - Sevilla

Palmiyeler şehri Sevilla

Endülüs’ün başkenti Sevilla ile bir hafta sonunu geçirmeye ne dersin? Toplu taşımaya ihtiyacın olmayacak. Bol bol sokaklarda yürüyüp palmiyelerden gözünü alamayacaksın. Merak etme, yalnızca tarihi yerleri gezeceğin bir turdan bahsetmiyorum! Parklarda bisiklete bineceğin, Plaza de España’da kayıkla gezeceğin, şehrin en eski barında tapasların tadını çıkarırken Sangria’nı yudumlayacağın ve Santa Cruz Mahallesi’nde dilediğin gibi kaybolacağın bir liste ile karşındayım!

 

Nerelerde gezsen?...

 

Alkazar Sarayı (Real Alcázar de Sevilla): Sevilla deyince akıllara gelen ilk şey kuşkusuz Alcazar Sarayı. Müslümanlar tarafından inşa edilip daha sonra Hristiyanlar'ın genişlettiği saray 1987 yılından beri UNESCO tarafından korunuyor. Burası her ne kadar Granada’daki Alhambra Sarayı kadar etkileyici değil diye düşünülse de Arap-Hristiyan karışımı mimarisi ile, duvarlardaki ve tavanlardaki İslami motiflerle, seramik süslemeler ile ve palmiyelerden oluşan büyük bahçeleri ile oldukça ihtişamlı. Bu arada giriş yetişkinler için 9 euro iken öğrenciler için yalnızca 2 euro. Önemli not: Game of Thrones’un 5nci sezonundaki bazı sahneler hem sarayın içinde hem de bahçelerinde çekilmiş.

 

Hotel Alfonso XIII: Bu otel 1929’da düzenlenen Expo’daki VIP konukları ağırlamak için inşa edilmiş. Oteli dışarıdan gördüğünde ilk etapta ‘acaba içerisi ne kadar güzeldir’ diye düşüneceğinden eminim. Merak etme, bu otelde kalmayanlar iki farklı restoranını da kullanabiliyor. Fakat sen kesinlikle San Fernando’nun avlusundaki restorana gitmelisin. Yalnız tahmin edersin ki fiyatlar oldukça yüksek. Bu yüzden tavsiyem buranın güzelliğini görmek için yalnızca bir şeyler içmen. Bunun için akşam 8’den önce gitmende fayda var. Çünkü 8’den itibaren restorana yalnızca yemek yiyenleri alıyorlar ve içki içmek isteyenleri terastaki restorana yönlendiriyorlar. Karar senin!

 

Sevilla Katedrali: ‘Hagamos una Iglesia tan hermosa y tan grandiosa que los que la vieren labrada nos tengan por locos.'‘Son derece güzel ve etkileyici bir kilise inşa edelim ki, kilisenin tamamlandığını görenler bizlerin deli olduğunu düşünsün.’ Gittiğin her Avrupa şehrinde katedral gezmek artık biraz sıkmış olabilir. Ama bu katedral dünyanın en büyük gotik katedrali olma ünvanına sahip. 1987 yılından beri UNESCO tarafından korunuyor. Zaten dışarıdan baktığında da ne kadar görkemli olduğunu anlayacaksın. Yukarıdan şehri görmek istersen de Giralda’ya yani Katedral’in çan kulesine çıkman mümkün. Katedralin en ilgi çeken kısmı ise burada Kristof Kolomb’un mezarının bulunması. Peki mezarın içindekiler gerçekten Kolomb’un kalıntıları mı? Bu konuyla ilgili hala büyük bir tartışma sürüyor. Havana, Küba ve Santo Domingo da Sevilla gibi Kolomb’un mezarının kendilerinde olduğunu iddia ediyorlar. Hatta bu tartışmalar sonucunda DNA testi yapılıyor ve testin sonuçlarına göre Sevilla Katedrali'ndeki kemiklerin Kolomb’un abisi ile birbirine çok yakın olduğu bulunuyor. Buna rağmen Santo Domingo bu testi tamamen reddediyor ve mezarının kendilerinde olduğunu iddia etmeye devam ediyorlar. E

 

Santa Cruz Mahallesi: Sevilla’nın en güzel yüzü kesinlikle burası. Santa Cruz eski Yahudi mahallesi olarak anılıyor. Daracık sokaklar, hediyelik eşya satan dükkanlar, rengarenk binalar, tapas barlar ve restorantlar…  Santa Cruz’da belli bir yere git demem yanlış olur. Çünkü en güzeli bu dar sokaklarda kaybolmak ve tekrar aynı sokaklara çıkmak. Bu arada Alcazar Sarayı ve Sevilla Katedrali bu bölgede yer alıyor.

 

 

İspanya Meydanı (Plaza de España): Yarım daire şeklinde olan yapı 1929 yıllında bir İber-Amerika Expo’su için tasarlanmış. Bu Expo’nun amacı tamamen şehrin endüstriyel ve kültürel miraslarını göstermek, yani turizmi desteklemekmiş. Peki burayı İspanya’nın diğer şehirlerindeki meydanlardan daha ünlü yapan nedir? Hiç kuşkusuz Maria Luisa Parkı'nın içinde bulunması ve bu yapının önünde 500 metro uzunluğundaki bir kanalın olması. Anlayacağın burada yapılacak aktivite bol. Parkın içini bisiklet kiralayarak veya faytonla gezebilirsin (Bisiklet kiralamak daha iyi bir fikir gibi sanki =). Bunun yanı sıra kanalda kayık ile gezmek en popüler aktivitelerden biri. Kayıkta sana sokak sanatçılarının müzikleri eşlik edecek. Ufak bir Venedik turuna hoş geldin!

 

Ne yesen, içsen?...

 

El Rinconcillo: Sevilla’nın en eski barına hoş geldin (sene 1670)! Ne tam olarak turistik ne de tam olarak lokal. Turistler tarafından fazlasıyla ilgi görmesine rağmen lokallerin de vazgeçmediği bir bar burası. Çalışanların hepsi orta yaşın üstünde. Sanki senelerdir aynı ekip çalışıyorlar ve bir aile olmuşlar gibi gözüküyor. Ahşap barın etrafında herkes sıralanmış. İnsanlar sohbet ederken bir yandan tapasları tadıyorlar diğer taraftan Sangria’larını yudumluyorlar. Buranın en ilginç yanı ise hesabın önüne tebeşirle yazılıyor olması. Verdiğin her sipariş sonrası tebeşirle alt alta fiyatı yazıyorlar. Hesabın toplaması da yine önünde tebeşirle yapılıyor ve ödedikten sonra da ıslak bir bez ile silinince hesabın kapanmış oluyor. Buranın havasını solmadan dönme!

 

La Cacharreia: Sevilla’da tüm gün boyunca kahvaltı seçeneği mevcut olan ender yerlerden birine hoşgeldin. Keyifli bir brunch için en doğru adresten bahsediyorum! Burası hippi bir mekan ve son derece güler yüzlü çalışanları var. Kahvaltı seçeneği de oldukça bol ve fiyatlar son derece uygun. Aynı zamanda istersen tatlı ve kokteyl seçenekleri de mevcut.

 

La Campana Cafe (Confitería La Campana): Sevilla’nın en ünlü tatlıcısı burası diyebilirim. 1885’te açılmış ve lokaller tarafından hala son derece ilgi görüyor. Yalnızca tatlıları değil aynı zamanda kahvaltısı da oldukça meşhur. Lezzetli pastalar, dondurmalar, şekerler ve kahveler yani ne ararsan burada var.

 

Bar Alfalfa: Şehrin en lokal barlarından biri. Gerçi son zamanlarda popülerliği oldukça artmış. Sahibi İtalyan ve barın 2 farklı menüsü bulunuyor. Bir tanesinde daha çok İtalya’ya özgü yemekler varken bir diğerinde İspanya ait tapas seçenekleri var. Özellikle tapasları ve içkileri çok lezzetli. Aynı zamanda son derece güzel bir kahvaltısı var. İsteyenler için menüde glütensiz yiyecek seçenekleri de mevcut. Aklında bulunsun, bar çok küçük olduğu için akşam saatlerinde oturacak yer bulmak biraz zor olabilir.

 

Torch Coffee: 2015 yılında açılan Torch Coffee; Guadalquivir nehrinin karşısında, Torre del Oro’nun yakınında bulunuyor. Yani Santa Cruz’un büyüsünden uzaklaşıp şehrin biraz daha sıkıcı kısmına, yani nehrin yakınlarına gitmen gerekiyor. Burası Sevilla’da açılan 2. üçüncü dalga kahvecisi olma özelliğine sahip (ben de ilk duyduğumda şaşırdım!). İç dekorasyonu oldukça basit ve ferah. Benim en çok ilgimi çeken tarafı ise duvarında yer alan dünya haritası oldu.

 

Vinela Tapas y Vinos: Santa Cruz’da yürürken karşına çıkacak bir restoran burası. Ben şans eseri sabah 8’de sokaklarda yürürken açık büfe kahvaltısına rastladım. Fiyatı 8 euro. Avrupa kahvaltısına göre çeşidi oldukça bol ve lezzetli. Aynı zamanda avlu gibi bir yerde bulunmasından dolayı atmosferi de oldukça güzel. İstersen sabah 8 ile 10 buçuk arasında bu kahvaltıdan yararlanabilirsin. Daha sonra öğlen ve akşam tapasçıya dönüşüyor. Fakat hem fiyatlarının pahalı olmasından hem de tapaslarının lezzetli olmamasından dolayı bence en iyi seçenek burada kahvaltı yapmak.

BLOGGER

BERCESTE ŞEBER
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET