SANATTA - TRABZON

SÜMELA MANASTIRI MUCİZESİ

İnsan heyecanlanıyor, tabi her sabah Sümela Manastırı’na gitmek için kalkmıyoruz. Hava önce puslu, sonra turuncu, en sonunda göz kamaştıran noktaya ulaştığında biz de Maçka’dan yukarı doğru çıkıyoruz, etraf değişiyor. Tepeler, dağlar, karlı zirveler boylu boyunca uzanıyor. Her taşın çatlağında su sızıyor, su akıyor, burada su hiç durmuyor. Sisli dağların ülkesi burası, milli marşı su sesi.

 

Yolda durup durup fotoğraf çekiyoruz istemsiz, durmadığımız zaman da beynim fotoğraflayıp atıyor bilinçaltına. Her kare başka bir yeşil tondan devam ediyor. Yönetmenin genel bir anlatımı var ama genelde kendi içinde bağımsız akıyor sahneler. Biz de hayran hayran izliyoruz. Yol çıktıkça su sesleri artıyor, dar - kısa - ufak köprüler diziliyor yolun yanlarına. Her birinde durup nefes almak istiyor insan. Büyük büyük 1. 2. 3. köprüler yerine insan geçecek kadar genişlikteki köprüleri özlediğimi farkediyorum, farkediyoruz.

 

Yol bitsin mi bitmesin mi karar veremiyorum. Sümela Manastırı’na ulaşmak için bitmesi gerekiyor ama manzara bırakmıyor. Her dönüş, başka bir boyuta geçiş gibi. Yeşil, şelale, kaya, taş , toprak… Yukarı çıktıkça başka bir gezegen şekilleniyor. Sanki ilk biz ayak basıyormuşuz gibi heyecanlı, bizden önce kimse geçmemiş gibi bilinmez geliyor. Ve bir küçük viraj sonrası görünüyor Sümela. Mela Dağı’nın dik yamacında, manzaraya bakıyor.

 

Manastır ismini, tarihteki ismi de aynı olan Mela Dağı’ından alıyor. Mela(s), antik Yunanca siyah demekmiş. Zaten neresine baksanız su sızan dağın siyah taşları görünüyor. Sou-Mela, bu bölgede konuşulan Rumca lehçesinde “Mela’da” anlamında kullanıyor. SüMela Manastırı yani Mela’daki Manastır. Biraz kelime oyunu gibi görünse de eskinin verdiği isimler genelde tarif edici, yer gösterici kök kelimelerden çıkıyor karşımıza. Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi. Anadolu yakasında yaşayanlar, Topkapı sarayının da bulunduğu bölgeye, yani eski şehire doğru giderken stanpolis’e gidiyorum (Şehre doğru) derlermiş. Stanpolis zamanla Stanpol’a ve sonrasında bu terim İstanbul’a dönüşmüş. Kelimeler harf değiştirmiş, şekil değiştirmiş ama kaybolmamış. Sümela Manastırı 1600 senedir orada. İstanbul’un hali de ortada.

 

Manastırın, Mela Dağı’nın bu dik yamacında ne işi var diye sorarsanız da herşey Meryem ana ikonası ile başlıyor. İncil yazarı olan Aziz Luka’nın çizdiği Meryem Ana İkonası  dönemin mucize ikonaları arasında gösteriliyormuş. Çok iyi ikona çizimleri ile de tanınan Aziz Luka gittiği her yere Meryem Ana İkonasını da götürüyormuş. M.S. 84 yılında Hristiyanlığı yayması ve öğretileri sebebiyle öldürülmüş. Öğrencisi ve aynı zamanda sadık yardımcısı  Ananias ‘de Aziz Luka’dan kalan emanetleri ve tabi ki Kutsal Meryem Ana İkonasını Atina’ya götürmüş. Sonrasında Thebes’de (Atina yakınları) Aziz Luka’ya adanmış bir kilise inşa edilmiş ve kutsal ikona da buraya konulmuş.

 

4.yy ‘da rahip Basil rüyasında Meryem Ana’yı görür. Gördüğü rüyada Meryem Ana, Thebes’deki kiliseye gitmesini ve ikonoyı görmesini öğütler. Basil de yeğeni ile birlikte kiliseye gider. Rüyasında gördüğü gibi kilisedeki, Aziz Luka tarafından yapılmış ikonayı görür ve dua etmeye başlarlar. Bu sırada kilisenin içinde yükselen ilahiler eşliğinde 2 melek ikonoyu alıp pencereden dışarı uçarlar. İkonayı Takip etmek için Kiliseden çıkan Rahip Basil ve yeğeni, bir süre sonra meleklerin izini kaybeder. Ama Sora sora,  uzun bir yolculuk sonrası Trabzona kadar gelirler.  Sonrasında da Mela Dağı’nın eteklerine. Dağın yamacında bir parıltı farkederler. Belki de bizim küçük virajı dönünce durup baktığımız yerde, kim bilir? Parıltıyı takip ettiklerinde ise bir mağaranın girişine varırlar. Hava hafif hafif kararmaktadır. İçeriden çıkan parıltıya doğru yürürler. Meryem Ana İkonası mağaranın içinde onları karşılar.  İçerisini o kadar aydınlatır ki, sanki mağaranın içinde gün yeni doğmaktadır. Rahip Basil ve yeğeni geceyi burada geçirirler. Sonrasında buradaki mağarayı Kapadokya mağara kiliselerinde olduğu gibi oyarak genişletip şapele ( küçük kiliseye) çevirirler. Manastır kompleksi daha sonra bu şapelin çevresinde genişlemeye başlar. Yapımı  M.S. 386 yılında  tamamlanır. İçerisinde bulundurduğu kutsal emanetler ile Hristiyan dünyasında önemli bir yere sahiptir. Hatta ilahi bir eğitim merkezi olarak öğrenci yetiştirmeye başlar, Keşişlerin uğrak noktası olur. Bir dönem dışarıdan gelen saldırılarla harap olup terkedilse de M.S. 644 ‘de tekrar onarılıp eski şaşalı günlerine geri döner. Sümela Manastırı için söylenen bir başka hikayeyi de bayaiyi instagram hesabından anlatmıştık.

 

Bölge Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine geçince Sümela Manastırı korunmaya devam eder. Hatta Yavuz Sultan Selim’in Manastıra iki gümüş şamdan hediye ettiği söylenmektedir. 1923 Yılında nüfus mübadelesi sebebiyle kilise boşaltılır. Hatta rahipler gitmeden önce Manastırın değerli, kutsal hazinesini 500 metre ötedeki başka bir küçük kilisenin yanına gömerler. Mübadele bittikten, yıllar geçtikten sonra, dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venezelos, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ile birlikte yaptığı görüşmeler sonucunda özel bir izin alır. 22 Ekim 1931'de Sümela Manastırı’nın son keşişlerden biri olan Peder Amrosios kutsal eşyaları almak için Trabzon'a gidecektir. Peder Amrosios, gömüldüğü yerden kutsal hazineyi çıkarır ve Yunanistan geri götürür. Aziz Luka’nın Meryem Ana İkonası için, bu defa Vermion dağında Sümela Manastırı tekrar inşaa edilir. Kutsal emanetler de bu kiliseye taşınır. Ama Yavuz Sultan Süleyman’ın hediye ettiği söylenen gümüş iki şamdanın akibeti hakkında bir bilgi yok. Bazılarına göre Manastır mübadele sonrası boş ve kendi haline bırakılınca ortadan kayboldular ya da başka bir yere taşındılar. Manastırın kutsal hazinesinde neler olduğunu merak edenler için Trabzon Müzesi'nin alt katındaki sütunda eserlerin bazıları hakkında kısa açıklamalar ve resimler mevcut. Oradan bakabilirler.

 

Sümela Manastırı’nın içinde görebileceğiniz freskler 1710 ve 1740 tamiratından bugüne kadar gelebilmiş olanlardır. Hatta fresklerin altından çıkan onarılmamış başka freskleri de belli belirsiz seçebilirsiniz. Manastır içinde yer alan Kütüphane de çıkan bir yangın sonucu harap olmuş. Çok eski el yazması eserler kül olunca, rahipler yangın sonrası kitapları demir kasalara saklamaya başlamışlar. Günümüz de ise ne demir kasalardan ne de yazılı kitaplardan eser var.

 

Bu şapel tüm hikayenin başladığı yer. Derin bir nefes alın. İçinize çektiğiniz hava yılların hikayesini taşıyor. Tadını çıkarın.

 

*Sümela Manastırının detaylı tarihi için Alman tarihçi  Jacop Philipp Fallmerayer’in “Doğu’dan Fragmanlar” ve Ömer Şen’in “1840’da Sümela Manastırı’na Yolculuk“ adlı kitapları inceleyebilirsiniz.

 

BLOGGER

Onur Yüksel
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
ÇGK
ANSİKLOPEDİ
KEŞFET

#çokgezenlerkulübü
FOTOROMAN
KEŞFET